Gerçeğin Hikayesi

Yazan: 18 Temmuz 2023 1702

Gökte mavilikten eser yoktu. Mavilik yerini kan kırmızısına bırakmıştı. Sanki kanla sulanan toprak değil de göktü. Havanın kasveti yeryüzüne yayılmıştı. Hava, topların ve mermilerin toprağın üzerine düşüp tozunu kaldırmasıyla bulanık bir görünüme bürünmüştü. Siperlerin arasında oluşan ufak deliklerden içeriye giren şiddetli rüzgâr insanın ta içine işliyordu. Yırtık çarıkların içindeki ayaklar ve tek katlı ince askeri üniformaların içindeki vücutlar esen şiddetli rüzgârın tesiriyle buz kesmişti. Siperdeki herkes soğuktan iki büklüm olmuş bir şekilde oturuyordu. Mermilerin havada çarpıştığı, metrekareye sayısız cansız bedenin düştüğü harbe ara verilmişti. Göğün bulanıklığı da peyderpey ortadan kalkıyordu bu ara vesilesiyle… Siperleri; kendi etrafını dahi zor ışıtan soluk kandiller aydınlatmaya çalışıyordu. Başını sağ tarafa çevirdi Ahmet Hoca. Soluk kandillerin ışığında soluk fotoğraftaki eşine ve çocuğuna bakmaya çabalayan İsmail Çavuşu gördü. Birkaç saniye baktıktan sonra başını önüne çevirdi. Derin bir iç çekti. Hatırına köyü düşmüştü. İmamlık yaptığı güzel köyü. Annesi, babası, eşi, çocukları ve camideki cemaati… Köydeki evinin balkonunda ufukları seyrederek yudumladığı çayı, cemaatiyle ettiği muhabbet dolu sohbetleri düşündü… İçine huzurla karışık bir hüzün çöktü…

O esnada hakikatin ruhuna batan iğnesiyle aniden irkildi, ok gibi doğruldu ve üzerine örtülen hasret duygusunu kaldırıp attı. Din için, ezan için, bayrak için düşmana süngü sallarken bunları düşünmek insanı kuvvetten düşürür dedi içinden. Vatanından İslam’ı söküp atmak için iştigal eden kafirle cenk etmekten daha şerefli ne olabilirdi dedi kendi kendine? Şecaat dolu bir tavırla mukaddesatımız uğruna bir değil, bin canımız feda olsun dedi. Ahmet Hoca, zaaflarına mağlup olacak adam değildi. Tam o sırada havan topunun siperlerin az gerisine düşmesiyle kalkan toz toprak siperlerin içine girerek askerlerin ciğerini doldurdu. Ciğerleri dolan askerler ciğerleri ağzından çıkacakmışcasına öksürüyordu. Ara verilen harp başlamıştı işte. Ahmet Hoca arkadaşlarıyla “Allah Allah” nidaları atarak siperleri terk edip harp meydanına koşuyordu. Çığlık sesleri, bağırmalar, mermi sesleri ve top seslerinin terkibiyle ortaya çıkan kendine özgü ses kulakları yırtıyor; yırtılan kulaklardan girip ruhu deliyordu… Ahmet Hoca kafire süngü vururken, aynı anda kafirlerin vurduğu süngülerle yanında can veren gönüldaşlarının başlarının da toprağa düştüğünü görüyordu. Bedenlerin toprağa düştüğünü görüyordu ama ruhlarının da göğe yükselip en kutlu makama ulaştıklarını biliyordu. Ahmet Hoca şehadetin ölüm değil, kutlu doğum olduğunu kavrayan içli müminlerdendi… Ali İmran Suresindeki ayetlerin ferahlık veren hissi kaplamıştı gönlünü… Bir yandan gavura süngü sallarken, bir yandan da gönlünü kaplayan ayetleri ağzıyla tekellüm etmeye başladı: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rableri yanında mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” Gözyaşları gözlerine doğru çıkıyordu bu ayeti kerimeyi tekellüm ettikten sonra… Her mümin gibi şehadeti arzuluyordu… Nasip olur mu? diye düşünmeden edemiyordu…

Ahmet Hoca omzunu dürten elle daldığı neşve dolu hayallerden; huşunet dolu gerçekliğe uyandı. Omzunu dürten elle harpte girdiği duyguları ve yaşadığı anları yarıda kesildi… Elin sahibine doğru baktı ve dört kelime duydu kulakları: “Ahmet Hoca ezan vakti!’’ ve elin sahibi caminin içerisine girmek için uzaklaştı…

Ahmet Hoca’ya harpteki yaşadığı olayları tasavvur ettiren devlet eliyle gönderilen bir tamimdi. Elinde sıkarak buruşturduğu tamimi tekrardan açtı. Baktı, baktı, baktı ve tefekkür deryasına doğru kulaç attı…

Nasıl okurum? Böyle bir rezilliğe nasıl dayanırım? Biz cephede ne uğruna savaştık? Ne uğruna can verip, can aldık? Ne uğruna toprağımızı kanla yıkadık? Sadece kuru vatan toprağı için mi? Yoksa o toprağa anlam katan değerlerimiz için mi? Vatan çatısından değerler tuğlasını söküp atarsan geriye ne kalır? Vatanı vatan yapan o topraklardan tüten nefha dolu değerler değil mi? Bizim değerlerimizin yekununu oluşturansa eskimez ve pörsümez daima yeni olan İslam değil mi? İslam’ı vatandan çekip alırsan geriye kalana vatan denir mi? Kaldı ki, biz düşmana ne diye süngü salladık? Allah için İslam için namus için süngü sallamadık mı? Düşmanın yapamadığını, bizden olanlar mı yapacaktı? Bizden olanları, bizden olmadıkları halde yaptıkları takiyeye inanarak bizden mi sanmışız? Cephe de şehit olan gönüldaşlarımın hayalini kurdukları vatan bu muydu? İçinden İslam’ın çekip alınacağı vatan için mi can verdiler? Hayır, hayır asla… Bizim mücadelemiz yalnızca vatanımızı kuru toprak parçasından şerefli toprak parçasına tevcih eden İslam içindi… Şimdiyse bizden cephede uğruna savaştığımız değerleri terk edip, tagallüple kendilerinin oluşturduğu düzene intibak etmemizi istiyorlar… diyerek düşündü.

Ahmet Hoca’nın beyninde ruhunu kanatan sorular at koşturuyordu… Üst üste sorular aklını zorluyordu. Elindeki İslam düşmanlığıyla muttasıf tamime baktı ve tefahhuslu bir gözle tekrardan okumaya başladı. “Tarih, 18 Temmuz 1932. Bu tarihten itibaren yurdun her yerinde Türkçe ezan okunmasına karar verilmiştir. Türkçe ezanın metni aşağıda yer almaktadır. Tanrı Uludur/ Şüphesiz bilirim bildiririm tanrıdan başka yoktur tapacak/ Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed/ Haydi namaza/ Haydi felaha/ Namaz uykudan hayırlıdır/ Tanrı uludur/ Tanrıdan başka yoktur tapacak. Gönderen: Diyanet İşleri Riyaseti”

Ahmet Hoca gönderilen tamimi okurken sonunu zor getirdi. Gözleri öfkeden ateş yuvasına dönmüştü. Bütün vücudu sinirden tir tir titriyordu. Zar zor ayağa kalktı. Camide cemaat namaz için nazır bir halde bekliyordu. Ezanın vakti bir süre gecikmişti. Cemaat Ahmet Hoca’ya sesleniyordu biraz acele etmesi için. Şerefeye doğru yürümeye başladı. Şerefenin merdivenlerini çıkamayacak kadar takatsizdi. O halde merdivenleri tırmandı ve şerefeye vardı. Elini kulağına götürdü. Durdu bir süre. Ufukların ardına dikti kan çanağına dönmüş gözlerini. Açtı ağzını ezana başlamak için. Döküldü dilinden kelimeler... “Allahu Ekber, Allahu Ekber…” Ezanı gönderilen tamimin hezeyanıyla değil; asli hüviyetiyle okuyup bitirdi. Şerefeden inmeye koyuldu. İnerken iç aleminde konuşuyordu kendi kendine. Bizim ezanımız bu olamaz, bu aşağılık metinden Türkçe ezan değil olsa olsa Türkçe şarkı olur, dedi hiddetle. Şerefenin merdivenlerini bitirdi ve caminin avlusuna geldi. Yılgın bir halde adımlıyordu avluyu caminin içine girmek niyetiyle. Caminin içine tam giriyordu ki arkadan adavet dolu bir ses tonuyla bağıranı duydu: “Ezanı Arapça okuyan sen misin?!” Oldukça vakur bir halde mukabelede bulundu Ahmet Hoca: “Ezanı Arapça değil; ezanı ezanca okuyan benim, buyur!” Adavetle bilenmiş mankafa Ahmet Hoca’ya “Demek sendin!” dedikten sonra yanındaki jandarmalara emir verdi: “Kelepçeleyin şu gericiyi!”

Müslüman anaların doğurduğu daha bıyığı terlememiş Müslüman çocuklar Ahmet Hoca’nın ellerine kelepçeyi takmak için ileriye atıldı. O esnada caminin içinde bulunan cemaat dışarıdan gelen sesleri duyup avluya çıkmaya başladı birer birer. Cami cemaati gördüğü manzara karşısında dona kaldı. Taaccüp dolu bakışlarla olanları izlemeye koyuldu. Ahmet hoca zerre perva etmedi. Herhangi bir mukavemet göstermeden başı dik bir halde ellerini bizzat kendisi uzattı. Müslüman anaların doğurduğu Müslüman çocuklar taktı kelepçeyi Ahmet hocanın ellerine. İki yanına girip götürmeye koyuldular. Cemaat Ahmet hocanın hazin akıbetine melal dolu bir halde iç çekiyordu.

Ahmet Hoca’nın ellerinde kelepçe, kollarında bıyığı terlememiş jandarmalar bulunurken aniden durdu. Cemaate birkaç cümle söylemek istediğini ve bunun için müsaade etmelerini istedi. İzin verdiler ve Ahmet Hoca cemaate doğru döndü. “Ey cemaati müslimin! Sakın ola üzülmeyin. Ben huzur doluyum. Vatanım mana yönünden esaret kelepçelerine vurulmuşken, ben madde yönünden esaret kelepçelerine vurulsam ne yazar? Ruhum mahkumken bedenimin hür olması ne ifade eder?” dedikten sonra daha fazla kelam etmesine müsaade etmedi mankurt. “Yeter bu kadar, götürün” dedi kırçıllı sesiyle.

Ahmet Hoca içi huzur dolu, başı dik bir şekilde ve kurtuluş savaşında uğruna kan dökülen değerlerini kurutanlara buğz tavrıyla dolu bir halde caminin avlusundan çıkartılıp askeri araca bindirildi. Ruhunu mahkûm edenler, bedenini de mahkûm etmeye götürüyordu… Ahmet Hoca, askeri araçla köyünden fersah fersah uzaklaşırken ellerine geçirilen kelepçelere baktı. Başını eğdi ve içinin derinliklerinde yankılanan sese kulak kesildi: “Hakiki hürriyet, Hakk’a esaret! Bu da geçer Ya Hû…”

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden

© 2022 Seriyye Dergisi