Sizin Nisbet Makamınız Nedir?

Yazan: 23 Nisan 2024 440

Kâinatta her şey istisnasız, bir nizama tabiidir. Suyun kaldırma kuvveti, yer çekimi kanunu, suyun kaynama noktası, gök cisimlerinin hareketi ilh... Zerreden küreye her şey bir ölçü ile yaratılmıştır. Bu hususta Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyuruyor:

Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer suresi, 49. Ayet)

Mesaj çok açık ve sarihtir. Kâinat, bir nizamnâmedir. Burada nizama tabii olmayan her şey zevale ve yokluğa mahkûm olacaktır. Misal, suyun kaldırma kuvvetini ve kullanacağınız malzemenin cinsini ölçülere uygun bir şekilde belirlemeden bir gemi inşa etmeye kalksanız ve mesela yine keyfiniz geminin altına elek gibi delikler açmak istese, bu gemimsi şeyin suda yüzmesini bekleyebilir misiniz? Bekleyemezsiniz. Yahut paraşütünüzün çadırına koca koca delikler açsanız ve ‘bugün de canım böyle süzülmek istiyor, ne var bunda’ diyerek yüksekten atlasanız, herhâlde bu son atlayışınız olmuş olur. Bol yağışlı bir bölgenin bitki örtüsünü katlettiğiniz diyelim, bu işin faturası her kış size doğa tarafından kalem kalem acı manzaralarla ödetilir. İşte bu şekilde de bu âlem, kendisine uymayan her ölçüyü geri tepecektir ve âleme bir zeval olmadığı gibi zeval de bizzat kişiye dönecektir.

Allah’ın ayetleri ve dini de şaşmaz, eskimez, pörsümez ve keyfe mâ yeşâ bir surette değişim kabul etmez mahiyetiyle birer kanun kadar net ve mazbuttur. Onu değiştirmek istediğiniz takdirde değişen siz olmuş olursunuz. Onu bozmak istediğinizde bozulan siz, onu unutturmak istediğinizde unutulan siz olursunuz. Hristiyanlar, Hz. İsâ’yı ilahlık makamına çıkararak Allah’ın dinini mağlup etmiş olmadılar, onu çarmıha gerip öldürdüklerini zannedenler onu ne çarmıha gerebildiler ne de öldürebildiler. Bu, bizzat ayetle de sabit bir husustur.

“…onlar İsa Mesih’i ne öldürebildiler ne de çarmıha gerebildiler. Öldürdükleri başkası idi, fakat onlara İsa gibi gösterildi...” ( Nisa/157.)

Fakat kendileri hak İsevilikten saparak sapkınlardan olmuş oldular. Zira Allah’ın yeryüzünde Hz. Âdem’den beri mukim olan (tevhid) dinini değiştirmek istediler. Ne var ki değişen ve bozulan bizzat kendileri oldu. Yunan hurafeleri ve muharref İseviliğin karmasından doğan ucube inanç biçimi Hristiyanlık, onları her anlamda asırlarca perişan etti, etmeye de devam ediyor.

İslam’ın avdet devrinde de aynı insan tipolojisini görmek mümkündür. Doğru yolun sapık kolları halinde arzda bozgunculuk ve fesat çıkarmakta mahir, elle tutulur, gözle görülür, tesiri ve tahribatı cemiyette on dört asra yakındır hissedilen, şeytanın bizzat sopası olmaya memur adamları bugün de cemiyetin her mıntıkasında görebiliyoruz. Hem de bizzat Şeytani tevillerle… Bunların sayıca çokluğu, itikada taalluk eden meseleleri basite almalarından kaynaklıdır. Mamafih, itikatta oluşan bir açık, makasın iki ucu gibi gittikçe açılır. Çünkü Allah’ın dini, bir bütündür ve bu bütünlük içinde yarımının yoktan farkı yoktur. Mesela: itikatta deveyi kabul etmek farz ise, kulağını inkâr etmek, bütünü parçaya feda etmek gibi toptan bir inkârla eşdeğer olacağından deveyi toptan inkâr etmek şeklinde kabul edilecektir. Hani bombanın tesiri dehşet vericidir ama onda da ilk hareket ettirici sebep çividen de küçük piminin tek parmak marifetiyle çekilmesidir ya, işte aynı mantık burada da caridir.

Ölçüyü ve ölçüyü koyanı tanıdıktan başka, ölçüye uymayanı tepmek de bir ölçüdür. Şimdi dinde ölçüyü kaçıranları dün Hz. Zekeriya’ya Allah’ın oğlu diyen Yahudiler olarak gördük. Onlardan sonra Hz. İsa’ya Allah veya Allah’ın oğlu diyen Pavlusun saptırılmışları olan Hristiyan camiasını da gördük. Onlardan sonra büyük sahabi Hz. Ali’yi ilahlaştıran, “ilahlaştıranlar” manasında müellihe taifesini de gördük. Bütün bu korkunç sapmaların köküne fikir mercekleriyle zoom yaptığımızda hepsinin ufak birer tavizden doğma olduğunu görebiliriz.

İşte bugün de aynı tavizi vermeye başlarsak eğer, misal domuz etine yüzümüzü ekşitmeden baktık diyelim, yarın bizden gelen nesil belki domuzu buduyla kemirecektir. Bunlar ucu açık tavizlerdir. İmana ve itikada taalluk eden her meselede ölçümüz ve tavrımız net olmalı ve dün olduğu gibi bugün de bu ölçüler elbette ki Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve kıyas çerçevesinde olmalıdır. Bu manada Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak ölçüyü bozana ve aşana dur demek hakkımız bâkidir, bu böyle bilinmelidir. O halde meselemizin ana koordinatlarını belirledikten sonra bugünümüze bu ölçülerle bakalım.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden, Felsefe alanında birçok çalışmalar yapmış ve mütedeyyin kimlikle tanınmış yazar ve akademisyen, Şaban Teoman Duralı’yı hatırlayacaksınız. Sosyal medyada handiyse bütün İslami sayfalarca bu vefat haberi paylaşıldı falan. Bizim insanımızda, gidenin kıymet payı geçmişi ne olursa olsun, herhangi bir mihenk taşına vurulmadan peşin peşin bol keseden verilir ya hani… Eğer o kişi yazar falan ise bir de kitapları peynir ekmek gibi piyasada dolaşmaya ve raflara doluşmaya başlar ya hani… İşte bu yanımızı iyi bilenlerden biri, Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu hoca, Twiter hesabından bu meselede, Teoman Duralı hakkında ikaz mahiyetinde bazı paylaşımlarda bulundu. Bu paylaşımların akabinde Ebubekir hoca, yazar ve mütefekkir camiasının bilinen isimlerden Yusuf Kaplan başta olmak üzere muhafazakâr takipçi kesim tarafından adeta linç edildi. Evvela meseleye Kur’ân ve sünnet ölçüsüyle eğilelim. Ebubekir Sofuoğlu Hocanın yaptığı ikazlarda haklılık payının olup olmadığına bakalım ve Teoman Duralı’nın itikat ve fikir dünyasına bir zoom yapalım.

SOFUOĞLU

Şaban Teoman Duralı’nın 2017 de Habertürk’te Kübra Par’a yaptığı bir Değerlendirmesinden:

Kübra Par, Duralı’ya soruyor:

-Teoman Bey, Evrim teorisi ile İslam Çelişir mi?

Kafası dünden karışık ve çelişik olan Duralı’nın verdiği cevaba dikkat lütfen!

Hayır. Evrim teorisiyle İslam çelişmez. Felsefe-Bilim ile dinin hiçbir yanı çelişmez. Evrim, İslam’da çok işlenmiştir ve pek bir tepki de çekmemiştir. 10-11 ve 12. Yüzyıllarda, en başta İbn-i Miskeveyh evrim olayından bahseder, hatta öyle şeyler söyler ki, Darwin bile burada soluk kalır. Türlerin değişmesinden söz eder, hatta bitkiler ile hayvanlar arasında ve hayvanlar ile insanlar arasında geçiş türleri olduğundan bahseder.

Yukarıda İsmi geçen kişiye dikkat! İbn-i Miskeveyh… 10. Yy da yaşamış, Şii Büveyhilerin en önemli düşünürlerinden… Şii bir kafadan, İslam toplumuna ancak zehirli sarmaşıklar sunulacağını idrak edemeyen Duralı, referans kaynağı olarak İbn-i Miskeveyh’i gösteriyor. T. Duralı’nın gösterdiği referansın sağlam olup olmadığını tartışsak, evrim teorisiyle ilgili görüşlerine saatler sonra gelebiliriz belki. O yüzden devam edelim. Sorular şu şekilde akmaya devam ediyor:

Kübra Par: Peki bu, İslam’ın yaratılış ilkelerine aykırı değil midir?

Teoman Duralı: Nasıl ki bir çocuk annesine, babasına benziyorsa ve onların arasında bir rabıta varsa, türler arasında da böyle rabıtalar var. Burada Allah’ın nasıl yarattığını bilmiyoruz. Âdem ile Havva ayrı bir konudur. Âdem, insan olma bilincini yaşayan ilk kişi. İlk insan değil ama ilk insan olma bilincini taşıyandır.

Kelimelere dikkat lütfen! Allah’ın nasıl yarattığını Müslüman biri olarak bilemeyeceğini ve Hz. Adem’in de ilk insan olamayacağını, fakat sadece ilk insan olma bilincini taşıyabileceğini ifade ediyor. Bize hayatı, mizacı, üstün ahlakı, hiçbir şüphe ve vesveseye yer vermeyen saflık ve temizlikleri anlatılan peygamberler belki kendi dönemleriyle bizim dönemimizi kıyasladığımızda eşya ve hadiselerin tekâmül safhasını bizden daha az biliyorlardı. Bu tabiidir. Ama buradan hareketle Hz. Adem’i ilkellikle vasıflandırmakta ileri giderek onun ilk insan bile olmadığını söylemek akıl kârı olmadığı gibi itikada da taalluk eden korkunç bir sözdür. Devam ediyor röportaj:

T.D: Din, “Allah tektir, eşi menendi yoktur” diyor. Bunun kanıtlanabilir bir yanı var mı? (A) Buna ya inanırsınız ya inanmazsınız. Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve O, Resul-ü Muhammed’e bunu bildirmiştir. Bunu nasıl kanıtlarsınız?(B) Felsefe bilimin şüphesini hayata sürdüğünüz takdirde, bırakın dini, yaşayamayız.

Şimdi biz hocanın bu sorulara bunca birikimiyle ışık tutmasını beklerken, onun ortalığı daha fazla karartmaktan başka bir iş görmediğini görüyoruz. Evvela şu sorulara müsbet cevaplar verilir mi? Elbette… En tafsilatlısından en yüzeysel olanına kadar hem de…

(A): Allah’ın tekliğini mantıki çıkarımlarla anlamak mümkün. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle Mantık, bir inanıştan sonra, o inanışa bağlı sebep ve neticelerin idrak ölçüsünden başka bir şey değildir. O halde yaratıcının tek olduğuna imandan sonra bu imanın sebep ve neticelerine bakmak gerekiyor.

Mesela bir sergi alanına girseniz ve orada bütün resimlerin altında aynı ressamın imzasını görseniz, bunların hepsinin tek bir ressama ait olduğu çıkarımında bulunmaz mısınız? Kâinatta zerreden küreye, her varlık, atom dediğimiz en küçük yapıtaşlarından teşekküle gelmiştir. Atomlar, cansız, hayatsız, şuursuz ve iradesiz varlıklar olduğuna göre bunları bir irade sahibi, hayat sahibi, kudret sahibi ve sonsuz ilim sahibi bir varlığın yönlendirmesi gerekiyor. Bir atom, konuştuğumuzda ses frekanslarımız olabiliyorken aynı atom bu sefer vücudumuzun başka bir yerinde başka bir iş görebiliyor. Bütün bunların birden fazla tanrı tarafından yönetildiğini düşünsenize… Yahut bir askeri birlikte, onlarca komutan ve bir askerin varlığı mı bize bir nizamı gösterir, yoksa onlarca asker ve bir komutanın varlığı mı? Haberlerde duymuşsunuzdur, mahalle muhtarları seçim için birbirlerine giriyorlar. İnsanlar köy gibi, kâinatın tamamıyla kıyas edildiğinde yok hükmüne düşecek kadar küçücük bir alana hükmetmek için birbirleriyle kanlı bıçaklı olunurken kâinatın tamamında birden çok ilahın var olma ihtimali bir düzene mi işaret edecektir yoksa korkunç bir kaosa mı? Bu şekilde bu meselenin mantıki ispatları yapılabilir. Ama T. Duralı’ya göre ispat denen şey laboratuvar ortamında bir farenin mercek altında incelenmesi gibi bir somutluğa taalluk ettiğinden bu tür izahatlara itibar etmemiş anlaşılan. Bunlar çok basit temel akıl yürütmelerdir. Bunların çok daha ötesi de vardır.

(B): Yine yukarıda “Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve O, Resul-ü Muhammed’e bunu bildirmiştir. Bunu nasıl kanıtlarsınız?” Diyor. Burada da aynı mantık ölçüsünü kullanarak tabii ki de.

Mesela: Kur’an’a baktığımızda bir insanın yazamayacağına dair yüzlerce örnek görüyoruz. Bilimin yeni bulduğu buluşlar bunlar. Ve bu kitapta çok net bir şekilde var. Mesela fizikten, Biyolojiden, Zoolojiden, botanikten, embriyolojiden bahsediyor Kur’ân.

Embriyolojiden bahseden bir bilgi var. Zümer Suresi 6. ayette buyruluyor ki " Biz insanı anne karnında 3 karanlık evrede yarattık. "

- Batın duvarı karanlığı

-Rahim duvarı karanlığı

-Amniyon zarı karanlığı

Biz bu bilgiyi ancak 1974lü yıllarda keşfedebildik ve bizim için temel Embriyoloji kitaplarında geçen bir bilgidir bu artık. O günün şartlarında Allah’ın resulü hangi ultrason cihazlarını kullandı da bunu bilebildi?

Yine Zariat Suresi 25. Ayette Allah “biz demiri gökten indirdik” diyor. Biz bu gün bilimin gelişmesiyle demirin nova ve süpernovadaki patlamalar sonucu meteor olarak yeryüzüne indiğini keşfediyoruz. O günün şartlarında ümmi olan bir zatın bunları bilmesi imkân dâhilinde miydi?

Zariat Suresi 47. Ayette Allah (cc) “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.” Buyurmaktadır. Newton dahi evrenin durağan bir yapıya sahip olduğunu, genişlemediğini söylerken, Amerikalı astronom Edwin Hubble'ın, Hubble teleskopuyla keşfetmesi sonucu kâinatın genişlediğini 1929 da görebiliyoruz. Ve biz Newton denen adama bilimin babası diyoruz. Peki ya asırlar evvelinden bize bu bilgiyi veren zata ne demeli? O zat hangi teleskopu kullandı da bizi bu bilgilerden haberdar etti?

Yine Nahl suresinde Rabbimiz bal yapan arının dişi olduğundan bahsediyor. Bal yapan arının gerçekten dişi arı olduğunu biz daha bugün keşfediyoruz. Yine Ankebut suresinde ağ yapan örümceğin de dişi olduğundan bahsediliyor. O dönemde Allah’ın resulü hangi laboratuvarda bu bilgileri keşfetti acaba?

Ve daha bunlara benzer yüzlerce delil sunulabilir. Bunlar delil değil midir? Allah’ı ve Peygamberlik makamını inkâr edenlerin sadece soru sorduklarını ve cevap vermek gibi bir yükün altına girmediklerini biliyoruz. Hal böyleyken neden hep biz cevap veriyoruz? Buyursun bizim tezlerimize akıl ve mantığı nispet makamı tutarak cevap versinler mesela. İşte Teoman Duralı da burada halini ve aczini ifade eder gibi bir üslupla “bunları ispat edemezsiniz” diyor. İspat, akıl ve mantığa hitap eder ve İslam’ın bu yanı da oldukça kuvvetlidir. Teoman Duralı, röportajına devam etsin.

T. D. : İslam bize tanrıyı anlatmıyor. Tanrının ne olduğuna dair bir tasvirde bulunmuyor. Tanrı, felsefi manada tamamen bilinmez bir sahadır. Madem düşünme kabiliyetimin dinamosu akıldır, madem dince akıl Allah’ın yarattığıdır, yaratılandan hareketle yaratılanı anlamaya imkân yoktur.”

Şimdi zurnanın farklı bir ses tonu çıkardığı mühim yerlerden bir yer burası. İslam, yaratıcının vasıflarını o kadar çok ve net anlatır ki, bunları hemen hemen her ayetin sonunda görmek mümkündür. O Allah Samet’tir, hiçbir ortağı yoktur, doğmamış ve doğurulmamıştır, her şeyi bilendir, sizi yaratan odur, kemiklerinizi tekrar bir araya getirecek olan O’dur, hakimdir, mutlak güç ve kudret sahibidir, O’nu sizin gibi uyku tutmaz, O acıkmaz ilh… Devamında madem düşünme kabiliyetim akılla oluyor, o halde ben sonsuz olan tanrıyı nasıl aklımla anlayabilirim ki diyor. Akıl sınırlı bir anlama ve tahlil etme mekanizmasıdır evet. Allah ise sınırsızdır. Fakat bizim sınırlı olana sınırsızı sığdırmak gibi bir zorunluluğumuz yok ki. Bu zaten muhaldir. Mesela biz kâinatın her yerini ince ince biliyor değiliz. Fakat bilmemiz gerektiği kadarını her gün bilmeye çalışıyoruz. Anlama ve anlamlandırma kabiliyetimiz geliştikçe de bu bilmenin çapı genişler. Aynen bunun gibi Yaratıcının vasıflarını, marifetullahı bilmenin sınırı yoktur, bu iş kabiliyet meselesidir. Yaratıcıya iman etmek için onun tamamının bilinmesine gerek de yoktur zaten. Bunun gibi zırvalar kanaviçesi dakikalarca Teoman Duralı’nın ellerinde ilmek ilmek örülüyor.

Daha sonraları Veyis Ateş’in televizyon programına katılan Duralı, orada da yeni yumurtalar yumurtlamaya devam ediyor ve Ebubekir Sofuoğlu’nun da ikaz ettiği yer tam olarak burası oluyor. T. Duralı orada diyor ki:

-Bana öyle geliyor ki: İslam kendini din olarak ilan ediyor. Yani belirli bir din değil, bütün dinler İslam’dır. Kurandan anladığım bu. Bu dinlerden ( bu İslamlardan) bir tanesi de Müslümanlıktır. Peygambere dayanır. Peygamberi( Hz. muhammedî) dışladığınız takdirde İslam olabilirsiniz. Ama Müslüman olamıyorsunuz.

teoman duralıı

Hocanın bu görüş ve itikadına ne denilir Allah aşkına. İslam kendini din olarak ilan ediyormuş ve belirli bir din de değil. Ney peki? Bütün dinler İslamdır. Budizm de bir dindir, Hinduizm de, Şintoizm de? Bunlardan bir tanesi de Müslümanlıktır diyor. Zurna burada gerçekten tuhaf sesler çıkarıyor. Bu hususta hocaya Elmalılı Hamdi’den Fahrüddin Er- Râzi’ye kadar birçok İslam âliminden uzun uzun izahatalar verilebilir. Fakat burada Fıkhın Sultanı İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe’den bir kesit sunmak yetecektir.

Fıkh-ı Ekber'de İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe (rahimullah) şöyle diyor:

İman, ikrar ve tasdiktir. İslâm Allah Teâlâ'nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır. Bundan dolayı iman ile islâm arasında lügat yönünden fark vardır fakat şer'î hükümde İslâm'sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir. Din de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine birden konulan isimdir...

Ama Teoman Duralı’ya göre peygamberi dışladığınız takdirde de İslam olabilirsiniz. Bu şahsın İslamlıktan kastı nedir acaba? İslam deyince neyi anlıyor. İslam’da, gelmiş geçmiş, isimleri bilinen veya bilinmeyen hiçbir peygamber inkâr edilemez. Hepsi kendi zaman ve mekânlarında haktır. İslam’ınki ise bütün zaman ve mekânı kuşatan mutlak resullük…

İşte bu televizyon konuşmasını paylaşarak ikazlarda bulunan Ebubekir Sofuoğlunu linç etmeye kalkıyorlar. O zaman buradan onlara şunu sormamız gerekmez mi : “sizin nisbet makamınız nedir? Kıymet ölçünüz nedir? Hak ile batılı neye göre ayırt ediyorsunuz? Mü’min ile Kâfir size göre hangi kitabın ölçüleriyle tefrik ediliyor? Biz Teoman Duralı hakkında söylenmesi gerekeni, Hakkı söylemek hakkımız bâki kaldığından söylüyoruz ve işaret koyduğumuz hususlara ümmetin dikkatini çekiyoruz. Logar kapağının çevresine güvenlik şeridi çekiyoruz sadece. Kimseyi tekfir de etmiyoruz. Ancak küfür kokusu aldığımız her mıntıkanın üstünü açıp nazarlara karanlık bir yer kalmaması için “bu neyin nesidir acaba millet?” diyerek meseleyi anlamaya çalışıyoruz. Ölçü belli, yeni bir ölçüye de gerek yok. Üstadımızın ölçüyü ölçülendirici bir ifadesi var:

“Müjdecim, kurtarıcım, efendim, Peygamberim…

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”

Reis Servet Turgut’un da bir kitabının bir yerinde kaydettiği “Hz. Mevlana’nın ifadelendirişiyle “ne olursan ol gel” diyoruz elbette. Ancak uymak kastıyla gel. Eğer kendine uyduracaksan, ne olursan ol git.” İşte bu manada bizim kıstas müessesemiz sarih ve berrak haliyle bellidir, ortadadır. Bunlar Allah’ın şüphe kabul etmez kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Resulünün insanlığa örnek teşkil eden hayatıdır. Yani Sünnet-i seniyyesidir. Ve onun dışında kalan her ölçü, bizim nazarımızda tam bir ölçüsüzlüktür.

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden

© 2022 Seriyye Dergisi