Unutmak… Allah’ın insana bahşettiği ihsan ve imtihan. Bu duygu kimine bir ihsan, kimine imtihan. Bir nesnenin, bir mefhumun, bir duygunun iyiliği veyahut kötülüğü nerede ve nasıl kullandığına göre değişir. İnsan, bunu cüzi iradesiyle kendi tercih eder. Akıp giden bu hayat serüveninde, insanın başına, onu menfi yönde etkileyen birçok hadise meydana gelir. Düşünün, kötü olarak addettiğiniz olayları yaşadığınız ilk süreci. Olaya göre değişen, yaşadığınız o duygunun yoğunluğunu. Kimi zaman hüzün, kimi zaman öfke ve hiddet. İşte o ilk sürecin, yaşamınız boyunca her ana tesir ettiğini, bir düşünün. İnsanın aklı, kalbi ve ruhu dayanır mı buna? İnsan ister mi böyle bir şeyi? İşte insanın Halıkı, onu kendisinden daha iyi, tüm tafsilatıyla bilen ve tanıyan Mevla’nın, insana bahşettiği ihsan. Ama ya kendini, mesuliyetini, ölümü ve Allah’ı unutmak? Bu ihsan, nasılda imtihana dönüştü değil mi?

Düşün… Kim olduğunu, ne olduğunu, niye ve nereden geldiğini, ne olacağını, memuriyet ve mesuliyetinin ne olabileceğini, bir tefekkür et. Bu varlık sorgulamasını yapmayan ve düşünmeyen insan ne kim olduğunu bilir, ne rotasını belirler, ne de ne yapacağını bilir. Böylece insanı, hayvanattan, cemattan ve nebattan ayıran ve farklı kılan o hassadan mahrum kalır. Suret insandır, lakin ya siret? İnsanın, düşünmekten büyük haysiyeti yoktur. Bir insanı kendi eliyle, kendi öz canına kıyması, bu tefekkür mahrumluğundan, rotasını belirleyememesinden, ne olduğunu ve ne yapacağını kestirememesindendir. Akıl alır mı bir insan nasıl canına kıyar? İşte, insanı bu hale getiren ve bu derekeye düşüren başıboşluk, gayesiz yaşam, varlık muhasebesi ve tefekkür yoksunluğudur. Mütefekkirleri mütefekkir yapan, filozofları filozof yapan işte bu varlık muhasebesi ve tefekkür cehdidir. Sundukları fikirler, düşünceler ve çıkarımlar bu muhasebe ve tefekkür nihayetinde ortaya çıkar. Mesela filozof der ki: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım.” Ve bu muhasebeye ve tefekküre ontolojik sorgulama, ontoloji felsefesi derler. Ve fikirlerini bu sorgulamanın üzerine inşa ederler. Ama biz bırakalım şimdi filozofu milozofu, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber, Efendimiz (S.A.V)’e kulak verelim: “Bir saat tefekkür bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” der ve tefekkürü, bir yıllık ibadete denk tutar. Peki ya, bu muhasebe ve tefekkür her zaman müspet manada mı nihayetlenir? Hayır. Kimi doğru yolu bulur, hidayete erer, kimi batıla düşer, hüsrana uğrar. Tıpkı İmam Gazali Hazretlerinin: “Aklı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim, gördüm ki, o, sınırlıdır ve kendi kendisine varabileceği hiçbir nihayet noktası yoktur. Aklımı kaybedecek hale geldim ve Allah Sevgilisinin ruh feyzine sığınıp her şeyi anladım ve kurtuldum” demesi gibi. Bir de Pascal var. Der ki: “Bana Allah gerek; filozofların anladığı manada değil, haberini peygamberlerin getirdiği Allah...” Ve başlar saymaya: “Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa, Hazret-i İsa’nın haber getirdiği...” der ve susar. Efendimiz (S.A.V)’i söylemez ve büyük nasipten mahrum kalır. Bir tarafta, bu muhasebe ve tefekkürün nihayetinde, imanına iman katan, hidayet üzere olan İmam Gazali Hazretleri, bir yanda imana ramak kala hidayetten mahrum Pascal. Nedir peki bu farkı oluşturan? Tefekkürünün nihayetinde birini hidayete, birini mahrumiyete sevk eden nedir? İlki selim ve teslim olmuş akıl, ikincisi kuru ve başıboş akıl. Akla bir dizgin gerek. Yoksa dizginlenmeyen at misali bir o yana, bir bu yana savrulur, ne rotasını bilir, ne menziline varabilir. Akıl, evvela sahibine teslim edilir ve sahibine teslim olmuş vaziyette geri alınır. Ve hududu içerisinde koşturabildiği kadar koşturur. İşte bu, aklı selimdir ki, kişiyi hidayete erdirir, rotasını belirler ve yolunu bilir. Bundan mahrum kuru, başıboş ve hudutsuz akıl batıla sürükler, rotasını belirleyemez, savrulur ve hüsrana uğrar. Tarihten bu yana görüyoruz ki, birçok filozof gelmiş ve geçmiş. Ve yine müşahede ediyoruz ki, her filozof kendisinden önceki düşüncenin yanlışı söyleyip, kendi doğrusunu ortaya koymuş. Hepsinin doğrusu kendine. Hakikat ve doğru tek değil midir? Hep belirsizlik, hep muğlak, hep muamma. Bazen hakikate temas eden yönleri olmakla beraber, bir türlü istediğini ve hakikati bulamamış ve bu bohem hayatlarının sonunda, belirsizliklerle ve hüsranla dolu hayat kitabını kapatmışlardır.

Bilinmelidir ki fert ve cemiyet planında başımıza her ne iş geldiyse, bu varlık muhasebemizin ardından temellendirdiğimiz ve inşa ettiğimiz ‘varlık şiarımızdan’ bizi uzaklaştırmaya ve unutturulmaya başlandıktan sonra gelmiştir. Kendimizi bulduktan sonra fert ve cemiyet planında ne olduğumuzu, neye hizmet ettiğimizi, nasıl bu hale gelindiğini ve varlık şiarından bu denli nasıl uzaklaşıldığını tefekkür etmeli ve tarih muhasebemizi de yapmalıyız. Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’in şu veciz mısralarıyla noktalandıralım:

Ben neyim ve bu hal neyin nesi?

Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?3 muhasebe.mfo.11

Son Tweetler

Muhasebe - Mehmet Fatih Öztürk Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/OOOmnP0ckv
Cehaletle Savunulan Dava - M. Sefai Aydoğdu Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/CfaXK6u5CR
Müslümanın Şahsi Hayatı Yoktur! - Medine Aksema Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/pw1NAnttPd
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden

© 2018 Seriyye Dergisi