Ak Parti'ye İkâz: Şuursuz Açlıktan, Açlığın Şuurlaştırılmasına...

Yazan: 07 Ekim 2021 384

Arza ilk olarak bir Peygamber ayak bastı. Cennetten manasız bir sürgün değildi bu… İnsan, bir Peygamber şahsında ya insanî hakikati gerçekleştirecek ve kovulduğu zamansızlık diyarına muzaffer bir kumandan olarak geri dönecek, ya da bir an hilesine duçar olduğu şeytana hepten yem olacaktı.

Bütün bir tarih, bu dilemmanın belirttiği mücadele ile teşekküle geldi. Savaşlar, göçler, fetihler, bayramlar… Vesilesi ve neticesi her ne olursa olsun, insanî hakikati gerçekleştirmek duygusu insandan hiç kaybolmadı, ekmek keserken adam kesmeye başlamış bir bıçak gibi sadece yönü değişti.

Bu minvalde insan ruhu hep insanî hakikati gerçekleştirmenin aleti, nefs ise o an belirttiği vasfıyla beraber kendini gerçekleştirmenin aleti olarak işletildi. Hem ruh ve hem de nefs, her ikisi de baskın çıkma, kendini gerçekleştirme, kabul görme arzusuyla hamleye geçmekteydi. Ruh, baskın çıktığında, gerçekleşen insanî hakikat, kabul gördüğünde tecelliye gelen üstün bir nizam olmakta, tersinden nefs baskın çıktığında gerçekleşen şeytanî dalâlet, kabul gördüğünde tecelliye gelense batırıcı bir sistem olmaktaydı.

Yukarıda, insanlık ile yaşıt bir keyfiyetten, özetin özeti halinde bahsettik… Tarifi, tasnifi ve tesmiyesi her medeniyet tarafından farklı yapılmış olsa da, varlığı asla es geçilmemiş bir keyfiyet bu… Misal “Tasavvuf nedir?” diye şimşek çaktırır gibi ani bir sual edilse, gök gürültüsü gibi bir aks-i sada tavrıyla anında “İnsanın, Allah’a kabul edilme arzusunu tahakkuk mektebi!” der, yukarıdaki keyfiyeti gösteririz…

İnsan bu… İnsana, topluma, tribüne, akademiye vs. kabul edilme arzusuyla çırpındıkça tarih teşekküle gelir ve ara yerde Allah’a kabul edilme arzusundan uzaklaşıldıkça uzaklaşılır… Ama bir şeye dikkat: Kabul edilme arzusu, her dem bakî, insanda…

Dedik ya, bu keyfiyet, küresel çapta bağlayıcı bir ismin kostümüne sokulamamış… Ama bizatihi zatıyla her coğrafyaya sokulmuş… Haliyle… Mesela Batı’da “kabul görme arzusu”, elbette hakikatinden kopuk ve yanlış bir istikamete dönük vaziyetiyle en başından beri kafa eyvanına getirilmiş, laf çeşmesinden püskürtülmüş… Platon’dan, Hegel ve Marx’a kadar…

Platon, onu göstermek üzere ruhu üç parçaya bölmüş:

 İlk iki parça, arzu ve akıl… Arzu, insana kendi dışındaki şeyleri istetir ve akıl, istenen şeyleri elde etmenin yollarını gösterir.  Üçüncü parçaya gelince… İşte o da, kendini kabul ettirme hissinin mahalli olarak “thymos”…

Thymos, insanın kendine veya yakın bulduklarına değer biçme ve bu değerin, değerli olarak kabul edilmesini talep etme yeteneği… Arzu ve akıl, salt halde insanın hayvanî yanını ve thymos, insanın, insanî yanını temsil eder ve taalluku adalet hissidir. Bütün Batı’ya göre, insan ruhundaki thymotik yan olmasa, insan hep biftek ve kürk manto mücadelesi içerisinde vakit öldürecek ve böyle bir manzara içinde de kıyamete erişecekti… Anda insan, mağaralardan dev plazalara taşınmıştır ve bu da, içindeki thymotik yanının sürüklemesiyledir. Batı’ya göre böyle…

Oysa evvela kaydettiğimiz üzere, insan maymundan evrilmediğinden,  -Hadi Batı’nın isimlendirdiği şekliyle söyleyelim!-  thymotik bir hisle beraber yaratıldığından, bu kıymet hükmü eksik ve yanıltıcıdır. Yani tarih, karşılaşan ilk vahşi insanların, kendini kabul ettirme kavgasından başlayıp dünya savaşlarına evrileceği günlere doğru lalettayin sürüklenmesi değildir, tarih, insanın kendini Allah’a kabul ettirme hissiyle ilk Peygamber’den başlayarak medeniyetleri teşekküle getirme sürecine girmesi, bu süreç içinde ve bir kısmıyla gitgide “kendini kabul ettirme” hislerinin istikametini yitirmesi, kendini kabul ettirme hissi içinde zıtlaşan-ikileşen iki vaziyetin de, Allah’ın muradına uygun olarak mücadeleye girişmesinden ibarettir. Bizce de böyle…

Âdem Peygamber oğlu Habil’le beraber, Âdem Peygamber oğlu Kabil de kendini kabul ettirme hissine malikti ama ilki, babası üzerinden kendini Allah’ın rıza sofasına, ikincisi ise babasına rağmen kendini nefsinin arzu sıtmasına matuf kılmıştı…

Yine geldik aynı noktaya…

Bu his, insanda her dem ve her devir var… İnsanın, hakiki insan olanında da, insanın hayvanlaşanında da…  Öyleyse insana muhatap her insan ve insana muhatap her idare -ister üstün bir nizam olsun isterse batırıcı bir sistem olsun!-, bu keyfiyete bigâne kalıp kalmama durumlarına göre teşekkül ve tecelli noktalarında başarılı ya da başarısız olacak…

Haklı olarak birçoğu, Fransız İhtilâli’ni, ekonomik sebeplerle teşekküle gelmiş bilir… Öyledir de ama öyle değildir de… Zira açlık, Fransız İhtilâli’ni açığa vuran sebep olsa da, gerçekte Fransız İhtilâli’ni teşekküle getiren bin bir türlü ruhî ve içtimaî sebep de vardır… Bu hususu şamil olarak bir şey söyleyeceğiz ama evvela Üstadımızın, Fransız İhtilâli’ni, böyle bir zaviyeden resmettiği bir pasajı, büyük harf vurguları tarafımıza ait olarak aktaralım:

“16. LUİ, BU HALİN NABZINI YOKLAYABİLECEK anlayışta değildi. Zevkinde, sefasında, avında, eğlencesinde gezip tozuyordu. Hatta sefalet manzaralarını görmemek için Versay Sarayı’ndan av sahasına doğru hususi bir yol yaptırmıştı. Ölüm yolu… HALK, BU YOLA “ÖLÜM YOLU” ADINI TAKMIŞTI. Bir gün, CİCİLİ BİCİLİ MAİYETİYLE at üstünde bu yoldan ava giderken karşısına bir TABUT çıkıverdi. Birkaç köylünün taşıdığı bir tabut… Atlar ürktü… Dizginler çekildi. Kral, köylülere sordu:

-Tabutta kim var?

-Bir Fransız!

-Neden öldü?

-Açlıktan!

Fransız tarihçi ilave ediyor:

-Tabutta, Fransa vardı!

İNCE RUH İHTİYAÇLARINI ANLAMAYAN ÇOKTUR amma, kaba madde isteklerini anlamayan yoktur. İnsan ve hayvan bu anlayışta eşit… Aç kalınca ikisi de tepinir. Ve BÜTÜN İHTİLÂLLER VE ONLARI BESLEYEN FİKİRLER, AÇLIKLA BESLENİR. AÇ ADAMDAN KORKMAK LAZIMDIR…

TÜRKİYE AÇ MIDIR?

DEĞİLDİR; fakat AÇ OLMANIN BÜTÜN ŞARTLARINA MALİKTİR…

Bugün Türkiye’de şehirli ve kasabalı nüfusun (15 milyon) yüzde doksanı 5-6 kişilik bir aile kadrosunun basit mutfak masrafını 1500 liradan aşağıya düşürmeyen bir ihtikâr, murakabe ve sahipsizlik meydanı ortasında, Avrupalı’ya göre açtır. Köylüye gelince, o zaten oldum olası aç… Evet, NÜFUSUMUZUN ANCAK YÜZDE BEŞİNİ TEŞKİL EDEN BİR NEVİ ESNAF, TÜCCAR, İŞ ADAMINDAN İBARET, SÖMÜRÜCÜ, KAN EMİCİ, KURUTUCU KADROLAR DIŞINDA, MİLLETÇE AÇIZ VE AÇ YAŞIYORUZ! Üstelik farkında olmayarak, şuursuzca… Zira şehir ve kasabaları bürüyen korkunç ahlaksızlık, ruh müeyyidelerinden yoksunluk ve bunların davet ettiği sarhoş ve muvazenesiz yaşantı (uydurma yaşantı kelimesinin tam yeri) bize açlığımızı unutturmakta ve hemen yüz binlerce aile, geçimini ahlâk dışı yollardan (fuhuş, rüşvet, hırsızlık) sağlamaktadır… Esasta AÇLIĞIMIZI HATIRLAYAMAYIŞ, ŞUURLAŞTIRAMAYIŞIMIZ DA belki belaların en büyüğü halinde, tepki kabiliyetimizi körleştirmekte, idarecilerimize bir nevi teselli vesilesi olmakta ve her an bu hale deva bulma ihtimalini uzaklaştırmaktadır…”

Şimdi; Fransız İhtilâli vasatında ekonomik sıkıntıların dürtükleyici etkisini kimse inkâr edemez… Ama tersini iddia için birileri kalkıp da ortaya, Fransız İhtilâli’nden otuz yıl evvelki ekonomik şahlanma vaziyetini, Avrupa’nın diğer yerlerine nazaran Fransa’daki köylü ve orta sınıfın çok daha iyi durumda olduğu gerçeğini koyabilir… Bu gerçek ortaya koyulabiliyorsa, Avrupa’nın başka yerlerinde değil de, ihtilâlin Fransa’da patlak vermesinin başka izahları da olmalıdır.  Öyleyse Fransa İmparatoru 16. LUİ’nin az evvel kaydettiğimiz meşhur meseline değil de, İmparatoriçe karısı Maria Antoinette ile özdeşleştirilmiş şu dövize bir nazar etmeli:

-Ekmek bulamazlarsa, pasta yesinler!

Maria Antoinette tarafından söylendiğine dair ortada hiçbir kanıt bulunmayan ama onun ağzından aktarıldığı halde Fransız İhtilâli kadar meşhur edilmiş bu döviz, günlerce süren kumar partileri, pahalı kıyafet ve elmaslar, liyakatsiz dostların önemli mevkilere atanması, Versay Sarayı içre yaşanan türlü dedikodu furyaları filan derken, hepsinden maada ve hepsinden damıtma olarak orta yere çekilen bir vaziyet tabelasıdır ve Fransız İhtilâli’ne yol veren Fransa ahvalini de açlıktan öte, aç olanların bir de saygıya layık tutulmama, kabule şayan bulunmama, en nihayetinde açlıklarıyla beraber yok sayılma şeklinde ortaya koymaktadır. Yani Fransa halkına, ekmek bulamayacakları zaman pasta yemelerini tavsiye edebilecek böyle bir eda var idi ki; dövizleştirildi ve aynı eda, kabul edilme arzularını bir ihtilâl bizonu vaziyetine evirdi ki, Fransız İhtilâli karşısına çıkan engelleyici saikleri tepeleye tepeleye teşekküle gelebildi.

Daha açık kaydedelim:

-Fransa idaresi, açlıklarına sebep oldukları halka bir de onların kabul edilme arzuları üzerinden bigâne kalmasaydı, belki bütün Fransa açlıktan ölürdü ama gene de ihtilal kopmazdı!

Ak Parti iktidarı özelinde, son devrin kayda geçen en bilindik siyaset mülahazalarından ikisi şudur:

-İlki… Halkın bizatihi hissettiği, muhalefetin de köpürterek söze getirdiği “fakirleşme” durumuna, Ak Parti iktidarının, hem de zaman bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzıyla ve rakamlarla itiraz etmesi…

-İkincisi… Reklam ve ajans maharetinin etkisi olsa da, Ak Parti iktidarının dev köprü ve yol projelerinin, CHP’li İBB yönetiminin mezarlığa ibrik koyması kadar sükse yapmıyor oluşu…

İlk vaziyet, artık saklanmaz bir şekilde her gün siyasetin cedel gündemidir. Salgın sürecinde esnafın çektiği sıkıntılara sahadan hoparlör tutan muhalefete karşılık, muhalefeti TÜİK verileriyle yalanlamaya çalışan iktidar vesaire… İş, Recep Tayyip Erdoğan’a yeni nesil bir fakirlik tarifi yaptırmaya kadar gitti:

-Karnını doyuracak ekmeğe muhtaç olmak fakirlik ölçüsü olmaktan çıktı, artık fakirlik, insan gibi yaşamak dediğimiz imkânlara sahip olmamaktır!

İkinci vaziyeti de zaten bizzat Ak Partili yazarçizer taifesinin irdelemesi, böyle bir vaziyetin de hakikat olduğuna en bariz gösterge… Yani Ak Parti seçmeninin artık hizmete doyduğunu söyleyen mi ararsınız, bu hizmetleri görmeyen halkın nankörlüğünden dem vuranına mı denk gelirsiniz, böyle bir vaziyetin varlığına en bariz gösterge… Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, öğrencilerin yurt yetersizliği mevzuunda ve gene öğrenci bursu için ettiği “Elinize gözünüze dursun! Biz geldiğimizde öğrenci bursu 45 lira idi. Şimdi 650 lira!” lafı da, ikinci vaziyetin bir his halinde iktidar zirvesine de hâkim olduğunu göstermekte… Yani iktidar için halkın memnuniyetsizlik hali barizdir ama bizce BU HALİN NABZINI YOKLAYABİLECEK bir anlayış mevcut iktidarda an itibariyle gaiptir. Hatta vatandaşın ekonomik manada içinde bulunduğu dar boğaz, Cumhurbaşkanı etrafında kümelenmiş menfaat grupları tarafından perdelenmekte, CİCİLİ BİCİLİ BİR MAİYETTE gösterilen memleket ahvaline dair de devlet zirvesinde bir bigânelik hâsıl ettirilmekte… Evet, Türkiye’de açlıktan ölmekte olan kimse yoktur ama İNCE RUH İHTİYAÇLARININ DA TETİKLEMESİYLE iktidar cenahına öfkelenmeye başlamış açlar vardır… Halk ayaklanması şeklinde icraya konulan ihtilâllerin tarihe karıştığı bir demde, sandık yoluyla ihtilâle girişilecek halkın varlığı el’an caridir ve bizce TÜRKİYE’DE artık AÇ ADAMLARDAN değil, KABUL EDİLME ARZUSUNA BİGÂNE KALINAN AÇ VE DAHİ TOK ADAMLARDAN KORKMAK LAZIMDIR… Zira Türkiye’de halkın iktidara nispeti, AÇLIĞINI ŞUURLAŞTIRILAMAMAK EVRESİNDEN, AÇLIĞINI ŞUURLAŞTIRMAK YA DA ŞUURUNU AÇ KILMAK evresine geçmiştir…

Evet…

Belki Türkiye açlıktan ölse de RECEP TAYYİP ERDOĞAN’dan gönül düşürmez ama Ak Parti özelinde takınılan “halka kabul edilme arzuları üzerinden bigâne kalmak” durumu mutlaka Recep Tayyip Erdoğan’a da fatura edilir ve hiç umulmadık bir anda her şeyin sonu çok kötü bir şekilde finale erebilir.

Hal böyleyken, koca koca bir dünya dolusu adam aylardır oturmuş, CHP’li belediyece mezarlığa ibrik konulmasının, Ak Parti iktidarınca 3. köprü yapılmasını nasıl da galebe çalabildiğini, gene CHP’li belediyenin öğrenci yurduna diş fırçası koymasının, Ak Parti iktidarınca konforlu otobanlar yapılmasını nasıl da bastırabildiğini tartışıyor…

Tartışmaya hacet yok…

Durum, sizin anlayamayacağınız kadar çetrefilli ve bizim basit olarak anlayıp basitçe anlatabileceğimiz kadar, basit…

İstanbul Sözleşmesi’ni yıllarca, Müslüman Anadolu halkına karşı nanik yapar gibi inatlaşma mevzuu yapmaktan tutun da, halka gerçekten sirayet etmiş hayat pahalılığını, her daim muhalefetin uydurması olarak lanse etmeye kadar, Ak Parti hinterlandına yayılı aksi tavırların toplam sureti, halkın kendini kabul arzusuna tam bigânedir ve bu bigânelik de bugünlerde bir süvari gibi, bir süredir yılkıda serseri gezen ekonomik göstergeler atının sırtına, hem de onu Ak Parti aleyhine koşturmak üzere binmektedir…

Liyakatsiz atamalar, aynı anda üç beş yerden dolgun maaş almalar, fikrin haysiyetine ve olanın vaziyetine göre değil de, nefsinin menfaatine göre konuşan vekiller ve yazarlar, kendi bakanlığına kendi şirketinden mal satan Bakanlar ve bu Bakanların yaptığına karşı kayıtsız kalmalar,  ABD doları bebeklerin sütüne kadar burnunu sokmuşken “Dolarla mı maaş alıyorsunuz?” demeler, rüşvet, yolsuzluk, kanunsuzluk, torpil vesaire… Saysak sayfalarca sürecek bütün bu vaziyet çeşnisi, ne sırf açlık ne sırf ekonomik sıkıntıya değil, halkın iktidara doğru ruhunda teleskopunu kurduğu bir “kendini kabul arzusu”na mütealliktir ve maatteessüf Ak Parti, halk tarafından ciğerlerine kadar göründüğü bir vasatta, bu arzuya iktidar dürbününün ters tarafıyla bakındığı için kör kalmıştır!

Bizden, görmesi ve söylemesi…

Son Tweetler

Muhasebe - Mehmet Fatih Öztürk Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/OOOmnP0ckv
Cehaletle Savunulan Dava - M. Sefai Aydoğdu Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/CfaXK6u5CR
Müslümanın Şahsi Hayatı Yoktur! - Medine Aksema Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/pw1NAnttPd
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden

© 2018 Seriyye Dergisi