Mutlak Fikir ve Nükleer Başlık Meselemiz

Yazan: 24 Eylül 2020 378

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bilseniz, uyuyamazsınız!” çıkışları meşhurdur… 2017 Ocak’ında mesela, bilinince uyku kaçıracak saklı şeyi, endişeden doğmaydı:

“FETÖ’nün, yüzde yüz temizlendiğini maalesef söyleyemiyorum… Henüz daha yüzeydeyiz… İnanın, FETÖ konusunda bizim bildiklerimizi bilmiş olsanız, iki üç saat uykunun bile fazla olduğunu hep beraber görürüz…”

Bundan bir yıl sonra, 2018 Ocak’ında da uyku kaçıracak şeyini, gene endişe duygusu doğurmuştu:

“Kimyasal uyuşturucudaki artışı Türkiye’de söylemek istemiyorum. Bu kadar yakalamamıza, tedbir almamıza rağmen rakamların hepsini biliyor ve adım adım izliyorum. Bazen diyorum ki ‘Bildiklerimi bilseniz gece sabaha kadar uyumazsınız!’ Sadece terörle alakalı değil, Türkiye böyle bir konuda tehdit altındadır. Bu tehdit bilerek etrafımızdaki anlayışlardan karşılanmaktadır. Bu kadar açık ve nettir…”

Ama durun, Süleyman Soylu’nun, bilinince uyku kaçıracak şeyleri hep endişeden değil, bazen de sevinç duygusundan doğmadır… İşte 2019 Mart’ında dedikleri:

“Ben Savunma Sanayii’nin İcra Kurulu Üyesi’yim. Başkan da Cumhurbaşkanımız... Birçoğunu söyleyemiyoruz. Ama öyle şeyler yapıyoruz ki, birazını sizinle paylaşsak, gece sabaha kadar sevinçten uyuyamazsınız…”

Kaydedelim ki; endişeden doğanları neyse de, Süleyman Soylu’nun, bilinince uyku kaçıracak olan şeylerinin sevinçten doğmuş olanları, bilinmediklerinde de insanla uyku arasına mesafe koyar cinsten… Daha da mı öyle olmasın, Türkiye, kendisine doğru dört yön istikametinden köpeklerin havladığı bir ülkedir, hal böyleyken köpeklerin ısırma mesafesine gelmeleri, gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel bir ihtimaldir, bu ihtimalle doğan gerginliği sükûnet ve emniyete erdirecek olan şeyse, kifayetince taşa ve sopaya sahip olduğunu bilmektir…

Ve işte; Süleyman Soylu’ya bakarsanız, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine henüz girmeyen öyle silahlar vardır ki; Türkiye sevdasıyla beraber bu bilgiye sahip olan bir kimsede peyda olacak sevinç, o kimseyi sabaha dek yatırmayacaktır…

Bunu bir kenara koyalım ve asıl, Süleyman Soylu’nun bu dediklerinden altı ay sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, savunma sanayii mevzuunda bu defa, sahip olunana değil de, sahip olunamayanlara dair Sivas’ta yaptığı bir konuşmasına kulak verelim:

“Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, ama benim elimde olmasın, ben bunu kabul etmiyorum… Hatta isim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana, ‘Bize böyle böyle diyorlar, benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı füze var ama Rusya’nın Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım!’ dedi. Hale bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ‘Sakın ha sen yapma!’ diyorlar. Yanı başımızda İsrail var mı? Var… Bütün her şeyiyle onunla korkutuyor. Değerli kardeşlerim, biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz…”

Araba radyosundan bu konuşmayı çalakulak ilk duyduğumda, ilk olarak bu konuşmayı, konuşmacı tarafından okunsun diye metnin yansıtıldığı ‘Promter’ cihazının mı, yoksa bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın mı hecelediğini merak ettim. Hani ilki, hadisenin alenileşmiş devlet politikası olduğuna, ikincisi de, Cumhurbaşkanı’nın dayanamayıp alevlendirdiği ve alenileşmemiş bir devlet politikası olduğuna delalet ederdi. Malumunuz, Cumhurbaşkanı’nın, promter repertuarı dışına çıkışları ve bu sebeple “Ne oluyor yahu?” dedirtmişlikleri az değildir. Hatta bir keresinde kendi evinde ve baş başa olduğumuz bir sohbette Muhsin Başkan’a, konuşmalarındaki akamet halinden bahsetmiş ve bunun sebepleri üzerinde uzun, yer yer de esprili bir konuşma yapmışken, bana, biraz da espriyle ama hakikatine de inanarak şöyle demişti:

“O sanki çok mu iyi konuşuyor, camdan (promteri kastediyor) okuyor işte… Zaten ne zaman camı bırakıp da, kafasından konuşsa, ortalık birbirine giriyor!”

İşte; acaba bu nükleer konuşması da böyle bir konuşma mıdır diye, ilk fırsatta konuşma videosunu buldum ve izledim… Evet, duyduğum konuşma kısımlarını promter değil, bizzat Sayın Erdoğan serdetmişti. Öyle ki; Sayın Erdoğan’ın tüm konuşmalarını yayınlayan resmi Cumhurbaşkanlığı sitesi, Sivas’ta yapılan bu konuşmanın nükleer silahlarla ilgili kısmını kesmiş, yayınlamamıştı…

Türkiye, ilk nükleer santralini Mersin-Akkuyu’ya yapmak için 2010’da Ruslarla anlaşma imzaladı. 2022’de tamamlanması bekleniyor. Bedeli, 22 milyar dolar…

İkinci nükleer santral ise Sinop’a kurulacak… Japon-Fransız ortaklığıyla imzalar 2013’te atıldı, tamamlanma hedefi 2023 ve bedeli 20 milyar dolar…

Türkiye, üçüncü nükleer güç santralini de kuracak… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2017’de bunu duyurdu ve mevkii olarak da İğneada üzerinde duruluyor…

Şimdi dikkat; Alman Gazeteci Hans Rühle, evvela 2014 yılında Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Die Welt’te bir yazı yazdı. Amerika’daki “The National Interest” dergisi de, bu yazıyı 2015’te hoparlöre bağladı. Hans Rühle, bu yazısında, Alman Der Spiegel Gazetesi’nin Alman istihbaratı BNB’nin, Türkiye’yi dinlediğine dair haberlerine atıfta bulunuyor ve bu dinlemelerdeki tek gayenin, Türkiye’nin nükleer silah geliştirmesinden şüphelenilmesi olduğunu kaydediyor. Dediklerinin, tarafımızca derlenmiş özü şu:

“Türkiye, sivil enerji ihtiyacı için iki nükleer enerji santrali kuruyor… Rus ve Japon-Fransız ortaklığıyla yapılan anlaşmalara, zenginleştirilmiş uranyum elde edilmesi yönünde maddeler koyuldu. Zenginleştirilmiş uranyum, sivil enerji dışında, nükleer silah yapımında da ihtiyaç duyulan bir yakıt türü… Şimdi Türkiye, üçüncü bir nükleer santral daha kuracak… Emeli bu santrali bir başına kurmak ve ilk iki santralden elde ettiği zenginleştirilmiş uranyumu, bu santralde nükleer silah olarak değerlendirmek…”

Bu haber, alenen olanlar üzerine kurgulanmış ve ön almak maksatlı bir haber de olabilir… Ama gerçeğe yaslanmış da! Gerçek olması halinde işte, tam da Süleyman Soylu’nun “Bilirseniz, heyecandan uyuyamayabilirsiniz!” dediği bir vaziyete mütealliktir…

Recep Tayyip Erdoğan’ın, Sivas’taki nükleer konuşması, Akkuyu ve Sinop’taki nükleer santral startından sırasıyla dokuz ve altı, eski bir Federal Almanya Savunma Bakanlığı Planlama Dairesi çalışanı olan Hans Rühle’nin haberinden ise beş yıl sonradır... Ve dikkat, promterinin camına yansıyan cinsten değil, iç dünyasının lisan camekânına yansıyan cinstendir...

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sivas’ta promterden çıkıp da, nükleer başlıklı füze yapmak niyetini izhar edince, birileri fısıldamak çapında hemen başladılar:

-Türkiye, 1968-Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na (NPT), 1979’dan beri taraf bir ülkedir. Böyle bir ülkenin Cumhurbaşkanı, nükleer silah üretmekten nasıl bahsedebilir!

Erdoğan’ın Sivas konuşmasına dönelim, özetle ne diyordu:

-Herkeste var da, ben de niye yok! İşte İsrail, nükleer başlıklı füzeleriyle herkesi korkutuyor!

Olması gereken ile olan arasındaki bu nasenkronize vaziyet, elbette Türkiye’ye şu hakkı tanıyor:

-Meranın koyunları selamette kalsın diye bıçaksızlanacağız dedik, ben hariç handiyse herkes, bıçak takımı bel kuşağında dizili kasap oldu! Olmaz, icap ederse elime tutuşturduğunuz kavalı sivriltecek ve onunla bıçak yapacağım!

Kimsenin, meradaki koyunları düşünmediği, hatta fırsatını buldukça onları birer birer bıçağa yatırdığı, yatıracağı ortada… Ama kendisi de aslında bir koyun olarak ibkâ edilmek istenen Türkiye’nin, nükleer silah mevzuunda hem dışarıdan, hem de içeriden prangalı olduğu da ortada… Hani dedik ya, Sivas konuşmasından sonra NPT anlaşması fısıldama çapında hatırlatıldı diye, bu nezaketten değil, Türkiye’yi, somut delilleriyle iş üzerinde basabilmek adına, nükleer girişiminde biraz cüretkâr kılmak içindi… Hani Türkiye, ilk iki nükleer santralinde zenginleştirdiği uranyum kavalını, nükleer bıçak yapmak için üçüncü santraline soktuğunda bütün projektörlerini çevirecek, bütün hoparlörlerini tutacaklar ve güçlü ülke olmak kavşağından Türkiye’yi hep birden, yurtta da, cihanda da susan vasat Türkiye eşiğine döndürecekler!

Zaten iç pranga aygıtının merkezi organı CHP, langoz ormanlarından girmek, şırıltılı derelerden çıkmak ve Türkiye için vasatlıktan çıkıp, güçlülüğe evrilmenin başat şartı nükleer silahlanma mevzuunu, sahte çevrecilikle durdurmak için, gaza getirilmeye hazır çizgi pijamalı mangalarıyla, hazır kıta beklemektedir…

Peki, Türkiye, nükleer silahlı bir güç olabilecek mi? Mutlaka olmalı, muhakkak olabilmeli!

Dünyaya bakın, sivil enerji üretilen ama nükleer silahın da şart eşiği olan nükleer santral varlığı açısından, nasıl bir vaziyet belirtmekte…

ABD’de, tam 104 nükleer enerji santrali var… Bugünlerde, musallat bir sansar gibi Akdeniz kümesi etrafında dolanan ve başımıza bela olmuş vaziyetteki Fransa’daysa bu sayı, tam 78… Sayalım mı, Rusya’da 31, Japonya’da 55, Çin ve Almanya’da 11… Tam 19 nükleer santrale sahip İngiltere, 8 tanesini daha yapmak için yer bile belirledi. Daha güçsüz ülkelere çevirelim nazarımızı… Bulgaristan’da 2, Slovakya’da 4, Belçika’da 7, Arjantin’de 2 nükleer santral var. Yahu; don tenyası gibi Türkiye’ye düşmanlık eden Birleşik Arap Emirlikleri bile, dört reaktörlü santralinin ilk reaktörünü faaliyete soktu… Böyle böyle dünyada, 31 ülke elinde 437 nükleer reaktör var ve birkaç yıl içinde bu rakam yüzde elliye yakın bir oranda artacak… İşte Türkiye’nin böyle bir vasatta, henüz faaliyette olmayıp, yapılma aşamasında olan sadece iki reaktörü var… Yani Türkiye’nin nükleer silahlanma mevzuuna böyle bir vaziyetin yamacından bakılınca, öyle kolayca varılır gibi bir mesafede durmamaktadır…

Ya nükleer silah mevzunda dünya manzarası nasıl?

Bir kere, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesi, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin, nükleer silaha uluslararası anlaşmalarla, resmen sahip… Hani “Dünya beşten büyük!” ama “Beş’in de silahı, tüm dünya silahlarından çok ve tehlikeli!” gibi bir durum var ortada… Zaten büyüklüğün ölçüsü, adalet kavramının öz hakikatiyle asla tahakkuk edemez hale geldiği bir dünyada, güç ve silah birimiyle ölçülür hale gelmiştir… Evvela kaydettiğimiz üzere:

“İstikbâl, artık namlunun ucunda değil, nükleer silahın başlığındadır!”

Devam edelim… Dünyada tahminen 13. 865 nükleer başlıklı füze var… Bunların çok büyük bir kısmı ise ABD ile Rusya’nın elinde… Rusya’nın elinde 6490 nükleer savaş başlığı var bunlardan 1600 tanesi, füzelere takılmış vaziyette… Hani, belden çekilmiş, namlusuna kurşun sürülmüş bir tabanca gibi, 1600 tanesi hazır… ABD’de ise 6185 nükleer savaş başlığı var ve bunların 1750 tanesi, füzelere monteli… ABD fili, Rus ayısı ile nükleer bir güreşe tutuşacak olsalar misal, bütün dünya savaştan beri dursa da, kendisine çekilecek bir kenar bile bulamayacak ve kavgaya girmediği halde ayaklar –nükleer füzeler!- altında ezilecek…

Beşli çeteyi geçelim… Onlardan sonra Hindistan, Kuzey Kore ve Pakistan, nükleer silah geliştiren ülkeler… Biliyorsunuz, Kuzey Kore, elindeki nükleer başlıkları taşıyacak ve misal onları ABD’ye kadar götürecek uzun menzilli füze geliştirmeye kalkınca, mesele uluslararası siyasetin başat mevzularından biri oldu. Vücudu, kıvrımsız ve beyni, lobsuz bir kütük gibi duran Kuzey Kore lideri Kim Yong’u işte televizyonlarda sık sık, hep bu sorun vesilesiyle gördünüz… Güney Afrika’yı unutmayalım… Bir zamanlar o da, nükleer silah edinmeyi becermiş ama onu da -demokrasiye geçirmek manasına!- becerenler, bu silahları öz eliyle ona imha ettirmişlerdi…

Ya İsrail? İsrail, her mevzuda olduğu gibi nükleer silaha sahiplik konusunda da, kimseye hesap vermemek tavrıyla hareket ediyor. Nükleer silah için kendisine asla hesap sorulamaz ve kendisi de hesap vermezken, içinizde, “yumurtasını pişirmek için, dünyayı ataşe vermekten çekinmeyecek” böyle histerikli bir yapının nükleer silahlanmayı es geçeceğini düşüneniniz var mıdır?

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan da düşünmüyor ve İsrail’in, en çok da nükleerlerine güvenerek efelik tavrı sürdürdüğünü söylüyor… Zaten İsrail, kuyruğuna basıldığı ve işin kuyruk sokumundan daha da ileriye götürüleceğini düşündüğü bir anda, etrafında nükleer füzelerden bir kızkaçıran oyunu oynamaktan asla çekinmeyecek, devlet görünümlü bir terör kumpanyasıdır… Uranyum zenginleştirme hikâyesiyle, tüm dünya kamuoyuna İran’ı gösteriyor ve elindeki nükleerlere razı ediyor. Ayrıca İran’a da, papatya falı açar gibi “Yaparsın, yapamazsın!” diye peyderpey nükleer silah edindirme sinsilikleri de gözden kaçmıyor. Bundaki nükleerin gerekçesi o, ondaki nükleerin gerekçesi bu ve ne bundaki, ne ondaki esas düşman, buna göre o ve ona göre bu! Bu nükleer tiyatrosunda esas düşman, Türkiye gibi gerçekten baş doğrulttuğu anda, başından, hem de nükleer başlıklı füzelerle vurulacak ülkelerdir… Türkiye, bu ülkelerin başında gelmektedir, hatta bu ülkelerin başıdır!

Ama işte Türkiye; AK Parti iktidarında da, birçok başlıkta olduğu gibi, başı ile sonu tutarlı olmamak tavrını, İran’ın uluslararası bir meseleye dönmüş “uranyum zenginleştirme” mevzuunda da göstermiş ve uzun yıllar, İran vesilesiyle, istekli ve gayretkeş bir nükleer silah karşıtı ülke olarak fotoğraf vermiştir!

Sivas’taki nükleer silah yanlısı konuşma bu yönüyle ancak “Öyleyse böyle!” tavrıyla izah edilebilecek bir tavır… Ama Batılılar ve içimizdeki ihanete batıklar “Hani öyleydi!” diye çamur yapacaklar… İşte Türkiye’yi, bu çamur bataklığında ilerlemek ve nükleer silahı, bataklığın ta dibinden kenara çıkarıp bel kemerine takmak gibi bir güçlük bekliyor…

Öyle bir güçlük ki; Recep Tayyip Erdoğan, sırf bu güçlüğü hal için gelmiş ve çeyrek asır Türkiye’yi sırf bunun için idare etmiş olsa bile, değerdir…

Fikirdeki topallık bir vaka, ama eğer fiilde depar atmaya denk kazanımlar olursa, bir gün fikir topallığı giderilmiş bir Türkiye’nin de geleceği ve fiilî deparıyla senkronize olacağı mevzuu, tecelliye gelmemek manasına değil, uykuları kaçırmak manasına bir hayaldir, idealdir… İşte bu hayali, ideali layıkıyla kurabilir, hedefleyebilirseniz, uyutmayan heyecan ve sevince erebilir, erdirebilirsiniz…

Erdoğan, onca nükleer karşıtlık pozuna rağmen ennihayet, nükleer silah gerekliliğini kavradı, heceledi ve inşallah, edinmek için yol aramaya başladı… Allah, bu yolları açsın, o yollardan geçmeyi kolaylaştırsın…

Eğer Türkiye, Türkiye’ye kuruluş şartı olarak biçilen “yurtta ve cihanda susmak” etiketli esir gömleğini yırtacaksa, bu kazanım şart… Zira Türkiye, nükleer silaha sahip olan ülkelerin var olduğu bir dünyada, nükleer silaha sahip olmadan mevcut gücünün ufkuna erse, zirvesine çıksa da, eli silahlı düşmana karşı en fazla yumruğu sıkılı bir adam olmaktan kurtulamayacaktır. Nükleer başlıklı füze, vatanın emniyet sibobudur, varlık gerekçemize düşman olan bütün unsurları, nezakete davet edici bir aba altı sopasıdır!

Düşünün; kavga eden iki adamdan biri, karşısındakinin kulağını ısırmak fırsatını ele geçirse ve kendinde olmayan silahın, kavga ettiği adamın belinde olduğunu bilse:

“Kulağını ısırırsam onu iyice kızdırır, can havliyle kendime sıktırırım!”

Diye düşünür ve ısırabileceği kulağı ısırmaz! İşte Türkiye, kulağından burnuna, şah damarından bacağına, ısırmak isteyeni çok bir ülkedir ve ısırmak isteyenlerine eğer diş ürkekliği aşılamak istiyorsa, bel kemerine tez zamanda nükleer bir silah takmalıdır!

Şunu görelim ve kabul edelim: Türkiye’nin, en başındaki isimden itibaren mutlak fikre mutabakatı maatteessüf yok… Bu bir hakaret değil, bir tespit, eşya ve hadiselerin gidişatına göre apaçık görünen bir vaka… Yirmi yıllık Türkiye’yi tek başına hükümet etme avantajına rağmen, okullardaki müfredat halâ reziller rezilidir… Bunu, salt Kemalizm’in müfredatta halâ hâkim renk olduğu gerçeğine dayanarak da demiyorum… Fizikten kimyaya, biyolojiden coğrafyaya, taze civanlarımızın akıl ve kalp küheylanlarına halâ ateist-deist bir dil ve müfredatın aşısı yapılmaktadır… AK Parti hükümetleri, kendileri de itiraf ettikleri üzere bu işe bir çare bulamamışlardır. Türkiye’nin, Yemen’den Kırım’a kadar uzatılan eli, Osmanlı mazisindeki azametten mülhemdir ama gene de bu el, Osmanlı’yı ortaya çıkaran fikrinden mahrum bir akametle uzatılmaktadır… Böyle bir vasatta Türkiye olarak, dünyayı yaşanmaya değer kılacak elin bizde olduğunu biliyor, onu uzatıyor ama uzattığımız elimizin bir dünya görüşünden mahrum olduğunu da göremiyoruz… Libya’nın, Suriye’nin mazlumlarına, bükük boyunlarını kaldırmaları için nereye, kime bakmalarını vadedeceğiz? Bu mesele kaydettiğimiz üzere, kendisi de Kemalizm tasallutundan kurtulamamış Türkiye için, dış dünyada da ayağına bukağılık etmektedir…

Çarpık dünyanın, dünyayı çarpmaya odaklı “Yeni Dünya Düzenine” karşı çıkacak ve tekerine çomak sokacaksanız eğer, kuvvetinizi fikirde ve fiilde, senkronize bir şekilde geliştireceksiniz…

Fakat bu senkronizasyon, andaki vaziyette mefluçtur… Sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir Osmanlı çocuğu olmasından mülhem, fikirde aksak, fiilde ilerleyen, ama o da depar halinde olmayan bir ilerleyiş vasatına sahiptir. Gene de bu hâl, Yeni Dünya Düzeni’ne gönüllü kemer çözen nice hükümete nispeten, sırf kemerine sıkı sıkı tutunuk olmaktan vaki bir hal sebebiyle ortaya bir depar vaziyeti çıkarmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın, 16. asır Osmanlı’sı gibi bir Türkiye kurmak istediği kesindir… Kemalistlerin, Türkiye’yi, 1923-1938 arası bir tarih kesiti kafesinde, sadece Batı menfaatine öten bir karga kılmak istemeleri karşısında, devlet başında böyle bir başın olması bir talihtir. Ama işte bu baş, dünya çapında bir ideolocyayı terennüm edecek derinlikten yoksundur. Hoş, bu yoksunluk, bir devlet başkanı için bir kabahat de değildir. Ama ferdi manada kabahat olmayan bu durum, umumi atılım için de umumun ayağına bukağı olarak takılmaktadır. Her halükârda, mutlak fikre tam bürünülemese de, nükleer başlık takınabilmek emelinin paha biçilmez kıymetine kör kalınmamalıdır. Elverir ki; nükleer başlık takınmış Türkiye’nin bahtına, Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra mutlak fikir tavrı takınmış bir Türkiye safhası da doğacaktır…

Recep Tayyip Erdoğan’ın, milli tarih bahçemize tepesinden nezaret eden bir kartal olması için, sahip olması gereken iki kanat vardır… Ve bu kanatlardan birinin üzerinde “Milleti Kemalizm’den kurtardı!”, diğerinde de “Türkiye’ye nükleer silah kuşandırdı!” yazması gerekecektir… Emelimiz ve duamız, ikisinde de muvaffak olması… Ama ölmeden evvel, O’nu iki kanattan birisini bile takınmış görsek, milli tarih bahçemizin ufkunda serfiraz ediyor sayarız… Ama ya iki kanadı da takınamaz ve öyle ölürse, ve dahi O’ndan sonra Kemalizm, bir kanadında “Yurtta sus!”, diğer kanadında “Cihanda sus!” diye yazan bir akbaba gibi milletin üzerine bir daha ve toptan çöreklenirse?

Milli tarih bahçemizin afakına, cinsine göre kuşları biz değil, zaman geçtikçe daha bir tebellür eden hakikatler yerleştirir…

İşte fikir ve işte silah… Onları layıkıyla takınan ve kullananlar için, namütenahi geniş milli tarih bahçemizin ufku, kartallık rütbesi takmak için ihtizaza gelmektedir!

Son Tweetler

”Bir hasret mevzuu olarak AZERBAYCAN... ÇETREFİLLİ SEVDAMIZ” Manşetini kapağına taşıdığımız Ekim sayımız çıktı! K… https://t.co/SqPdSQrWCC
Ağlayan Zaman - Melih Mercan Seriyye Dergisi - Eylül 2020 https://t.co/WJw19QIKDl
Hîcapsız Çağ - Enes Selim İrez Seriyye Dergisi - Eylül 2020 https://t.co/izls3FwUIj https://t.co/aHCy5pqrH9
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden