İhsan Şenocak İle Röportaj

02 Ekim 2019 3280

Hocam, evvela varlığınızdan Müslümanların hoşnut, kâfir ve münafıklarınsa rahatsız olduklarını beyanla söze başlayalım… Mübarek olsun… Bu manada sizi seviyoruz, kuvvet bulmanız durumunda İslam davasının da kuvvet bulacağına hem inanıyor, hem de bir mümin hissiyatıyla dua ediyoruz. Büyük Doğu-Seriyye hareketi olarak, Allah ve Resulü olmazsa olmazı olan, Şeriat denince ne anlaşılması gerektiğini bilen ve bütün yolların sonunda ve ufukların ufkunda İslam’ın tam hâkimiyetini hedef tutan her kimsenin yanında olacağımıza dair bir düsturumuz var… Aslında bu, Türkiye’deki İslamî mücadelenin inkisarlar dolu tarihinin de bizi soktuğu bir yol… Müslümanlar, başları zalimlerin ayakları dibindeyken, tam da ayak dibindeki yerlerinde razı olarak kendi aralarında mevki çekiştiriciliğine düşüyorlar daima… Bu kısırlığı yaşamayan ve belirttiğimiz hassalara sahip her bir kimsenin daha baştan emrinde olacağımızı, davanın paspaslık mevkiinden de şeref duyacağımızı beyan ediyoruz… Hocam, şahsiyet duvarından dost ve düşmanın ancak samimiyet levhaları okuduğu bir kimse olarak size arz ediyoruz: Türkiye’de İslam davasının yakın geçmişten bugünümüze, bugünümüzden de yarınımıza uzanan özlü bir tahlilini, yapılan yanlışlarını da toplayıcı-gösterici bir tarzda yapar mısınız?

Bismillahirrahmanirrahim... Allah-u Teala sözümüze ve amelimize istikamet ihsan eylesin. En başta ifade ettiğiniz cümlelere  Cenab-ı Hak müminleri, bizleri layık eylesin. Bu noktada liyakat ehli olmaya bizleri muvaffak eylesin. Tanzimattan bu tarafa başlatacak olursak, İslamiyeti temsil liyakatinde ve ehliyetinde olan gerçek kahramanların daha çok tahkir edildiği, sahte kahramanların ise öne çıkarıldığı bir tarih zeminindeyiz. Geçmişte böyleydi, bugün de böyle devam ediyor. Peygamber Efendimizin (SAV.) bir hadis-i şerifinde “İslam, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Müjdeler olsun o garip mü'minlere!” diyor. Efendimiz(SAV.) zenginlere, şöhret sahiplerine, muktedir olanlara müjdeler olsun demiyor. Gariplere müjdeler olsun diyor. Burada garipler kelimesi farklı şekillerde şerh edilmiş ancak bu noktada M.Abdürraûf El-Münavini tefsirinde garibi “yalnız adam” olarak anlatıyor. Yani tam olarak bizi anlatıyor. Şeriate bağlı olan, İslam’ın yeniden eşya ve hadiseye hâkimiyet davasına inananlar ve Allah kelamının en tepede olması için mücadele veren Müslümanlar zamanı gelecek en yakınları tarafından dahi anlaşılmayacak. Anlamayanlar, “Bu asırda bunlar hayata tatbik edilir mi? Hayatın içinde bu buyruklara yer var mı?” diyecekler. Mezkur Müslümanlar bu sebepten reddedilecekler, bu yüzdendir ki dava sahibi Müslümanlar garip olacaklar, büyük bir kesretin içinde yalnızlığı yaşayacaklar. Ashâb-ı Kiram’da(r.a.) da böyle bir yalnızlık vardı. Anneleri, babaları, en yakınları bile anlayamadılar onları… Musab bin Umeyr(r.a.), Sad bin Ebî Vakkas(r.a.) gibi sahabe efendilerimiz ailelerini bırakıp muhacir oldular. Daha sonradan aileleri sahabe efendilerimizin hayatlarını keşfedince, davalarına şahsiyetleri üzerinden aşık oldular. Günümüzde Peygamber Efendimiz’in(SAV.) muazzez davasına bağlı olan gençler eğer bu noktada bir yalnızlık yaşıyorlarsa eğer Efendimiz’in(SAV.) müjdesi onları teselli etsin. Allah'ın Resulü(SAV.) gariplere müjdeler olsun buyurmuşlardır. Sahabenin kıymetinde bir yalnızlığa sahip olabilirsek, sahabelerin yaşadıkları yalnızlıkların ardından çevrelerini, şahsiyetleri üzerinden fethettikleri gibi bu çağın muzdarip Müslüman gençlerini de Allah-u Teala buna muvaffak edecektir...

Hak ile batılın mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Zaman zaman batılın sesi daha fazla çıksa da nihayette İslam’ın sedası kainatı kaplayacaktır. Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim’de Efendimiz’e(SAV.), kendinden önceki peygamberlerin hayatlarına uymayı emrediyor. Çünkü onların hayatlarında bugün bizim yaşamış olduğumuz içtimai ve siyasi krizlerin farklı yansımaları vardır. Ama nihayetinde zafer hep İslam’ın olmuştur. Peygamberler nihai anlamda hep zafere ulaşmışlardır. Olmazlar, olur hale gelmiştir. Hz.Musa Aleyhisselam’da olduğu gibi denizler yarılmıştır… Hz. İbrahim Aleyhisselam’da olduğu gibi ateşler yakamamıştır. Onların davalarının hülasası, küfürle pazarlığa girmemektir. Akide üzerine bir anlaşma yapmamaktır. İlk sözleri, insanlığı Allah'a kulluğa davet etmekti. İnsanlığa bunu tebliğ ettiler. Efendimiz’in(SAV.), Mekke’de ilk çağrısı “La ilahe illallah” olmuştu. O gün Mekkeliler çok tanrılı bir dini hayata inanıyorlardı ancak Efendimiz(SAV.) “La ilahe illallah” dedi. “İnanmıyorum ilahlarınıza!” diyerek onların putlarını reddetti. Ardından “Allah’tan başka mâbud, Allah’tan başka hâlik, Allah’tan başka muktedir ve şârî tanımıyorum.” demiştir. Müslümanları beşere ait sistemlerle yeryüzünü tayin ve tanzim noktasında pazarlığa zorlayacaklar, eğer pazarlığa yaklaşmazsak “O asırlar geride kaldı. İslamiyeti ideal manada bu asırda uygulayamazsınız.” diyecekler. Hakim noktadaki ideolocyalarla pazarlığa oturun denildiğinde, Müslümanlar bu teklifi reddedince en yakınları bile onları aşırılıkla suçlayacaklar. Ama Müslüman gençler bu pazarlıklara gelmeyecek. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Ya hep, ya hiç!”. İslam, hepin olmadığı yerde hiçe tabidir. Allah’ın dini, ideolojilerle pazarlık kabul etmez! Anadolu’da ruh adamları, fikir adamları büyük ve çetin mücadeleler verdiler. Sayıları bir elin parmağını geçmez belki ama onlar pazarlık yapmayan adamlardı. Bu yönleriyle öne çıktılar ve Müslüman gençliğe yol açtılar. Zindanlara, zulümlere maruz kaldılar fakat tüm bunlara rağmen onların ufkunda cennet vardı, gayeleri yalnızca Rıza-ı İlahi’yi(cc.) kazanabilmekti. Ne pahasına olursa olsun vazgeçmediler. Bugün onların izinden  gidenlere aynı şeyleri söyleyecekler, aynı yöntemlerle onları tehdit edecekler fakat bizim ilk ve son sözümüz “Allah’ın dini asla pazarlık kabul etmez!” olacaktır. Bugün Müslümanlar bu noktada ideolocyalarla pazarlığa girdiğinden dolayı Allah-u Teala’nın bereketine, nusretine nail olamıyorlar. Allah’ın Resulü(SAV.) Mekke-i Mükerreme’den Medine’ye muhacir oluyor, yine de peşini bırakmıyor. Bir Müslüman, Efendimiz’in(SAV.) beşeri münasebetlerinde problem olduğu iddiasında bulunabilir mi? Hayır ama üzerine ordularla geldiler. Yeryüzünde “Allah-u Ekber” diyecek tek bir kişi bırakmayacak şekilde kalabalık bir orduyla geldiler ve kararlıydılar. Allah Resulü(SAV.) evine kapanıp Cenab-ı Hakk’a iltica edip “Ya Rabb! O orduyu göklerin ordusuyla dağıt’” diye dua etmedi. Cenabı Hakk’ın Enfal suresinde ifade buyurduğu gibi, değişmez İslam ölçülerini hakim kılabilmek için Allah Resülü’nü(SAV.) evinden çıkardı ve 180 kilometre yürüttü. Sonrasında Allah’ın Resulü(SAV.) Bedir’e vardı ve işte o zaman ellerini kaldırıp “Göklerin ordusunu  gönder Ya Rabb!” diye Allah-u Teala’ya niyazda bulundu. Allah-u Teala Bedir’de Efendimiz’in(SAV.) dualarına icabet etti. Müslümanların çile çekmeden, mücadele etmeden Allah-u Tealâ’dan fetih istemeleri, Kanun-u İlahi’ye aykırıdır. Bütün bu tazyikler olacak ama yol Allah Resulü’nün(SAV.) yoludur, iz onun izidir. O izde duranlar, o izde yürüyenler bela sağanaklarına rağmen yaşadılar, öldükten sonra da yaşadılar... Üstad Necip Fazıl eğer İslam davasına ihanet etmiş olsaydı ölüp gidecekti ama bakın işte öldükten sonra da yaşıyor. İslam davasına ihanet edenler ve dünyayı tercih edenler eceli gelince öldüler ama bu dava nasıl on beş asırdır ölmedi ve kıyamete kadar dipdiri kalacaksa bunu temsiliyet davasında olan müminler eğer küfür sistemleriyle pazarlığa girmezlerse yaşarken de diri olacaklar, öldükten sonrada diri olacaklar Allah’ın inayetiyle…

Yakın tarihimiz müminlerin sahte kahramanlarla ve marka Müslümanlarla mücadele tarihidir. Bir anlamda Efendimiz’in(SAV.) hayatına o cihetle benziyor. Mahşer, Müslüman ile Müslüman gibi görünenlerin birbirinden ayırıldığı yerdir. Cenab-ı Hakk böyle bir zeminde ayaklarımızın üzerinde duracak iradeden bizi mahrum eylemesin.


Hocam, ifade ettiniz gibi pazarlığa girişmeyenler hep büyük insanlar olmuştur. Bu büyük bir sünnettir. Üstad’ın “Gaye İnsan, Ufuk Peygamber” deyişindeki gibi büyük insan olabilmek ancak O’na(SAV.) benzemekle mümkündür. O’na(SAV.) gibi olmak ve O’na(SAV.) gittiği yoldan gitmek lazım... Biz de insanı, Efendimiz’e(SAV.) benzediği mikyasta insan sayıyoruz. Bu manada zaten pazarlığa girmemek de bir mecburiyet aslında.

İnsan, tabi ki Rasulullah’ı(SAV.) tanıyarak insan olmuştur. Yarın yeniden iffet, izzet çağı başladığında, iman çağı hakim olduğunda, İslamiyet yeniden insanlığı kuşattığında bugün ekranda, fuhuş albümü medyada kadın ticareti yapanlar, kadın bedeni üzerinden reyting kazananlar, sanatı kadın teşhirciliğine mahkum edenler, işte o zaman bunlar ya da bunların çocukları geriye dönecekler ve hayatlarının rezaletten ibaret olduğunu görecekler. İslamiyet, insanı alıp kemâl ehramına, onun zirve noktalarına taşıdığı zaman insan bu çukurdan kurtulunca geriye dönüp bakacak ve bu felaketi, onursuzluğu, iffetsizliği görecek ama bu kutlu bakış açısına nail olabilmesi için Allah Resülü’nün (SAV.) on beş asır önce uzattığı eli tutacak, ondan başka sığınak ve barınak tanımayacak. Bu şekilde bir teslimiyet olursa eğer geriye dönüp baktığında bu manzarayı görecektir Allah’ın izniyle... İnsan, Allah Resulü’nü(SAV.) tanıdığı ölçüde insandır. Aksinin insaniyetten nasibi olabilir mi? Olmadığını bugün dünyanın bütün cephelerinde görüyoruz.


Türkiye’nin son 17 senelik idare levhasına bakıyoruz ve bu süre zarfında, Müslümanların desteğini alan tek bir parti marifetiyle gene Müslümanların bazı kazanımlar elde ettiğini görüyoruz. Fakat bu kazanımların, mermer gibi kati bir gerçeklik ve varlık belirttiğini söylemek mümkün mü? Yoksa bu kazanımlar sadece krema köpüğünden sathî ve gerçek bir varlık belirtmeyen, bu manada kazanım değil de, bahşiş kabilinden mana belirten geçici şeyler mi? Mesela geçtiğimiz sene Danıştay tarafından verilen “Andımız” kararı bize çok şeyler söylemez mi? Faşist ve Nazist bir özentiyle çocuklarımıza her sabah tekmil ettirilen ve belirttiği mana itibarıyla vatana her sabah her okuldan el bombası atar gibi misyon taşıyan bu metnin, basit bir mahkeme kararıyla yeniden okutulmasına karar verildi. Şimdilerde sümenaltı ama ya yarın öbür gün? O sümen orada durdukça, o metin ve o uygulama da sümenin üstüne bir gün çıkmayacak mı? Devlet gemisinin yürütücü ortaklarından biri vasfında bulunan Devlet Bahçeli’nin bu konuda ettiği ne yeminler, kendisini bağlayıcı ne vaatleri var… Başörtüsü konusunda da durum bundan farklı değil… İslamî kritik ve tenkid müessesesini ne zaman çalıştırsak, partizan kitleler tarafından “Başörtüsü sayemizde serbest!” gibi fikirsiz ve gailesiz bir nakarat tekrar edilip duruluyor. Oysa başörtüsü serbestisi halen yasal bir zemine kavuşmuş değil… İşte CHP, belediye seçimlerinde az palazlanınca, yasağın yeniden getirilmesini ifade eden hayallerini dillendirmeye başladılar. Şimdilerde yüzde 49-51 dengesinin belirttiği bir bıçak sırtı var. O sırt bir puanlık tersine oynasa –ki bu mümkün hale gelmiştir!-, neler olabileceğini hayal bile edemiyoruz. Bizimkilerin şifa neşteri olarak bile kullanmadıkları idare gücünü, CHP’nin kasap satırı gibi kullanacağını herkes biliyor. Böyle bir tabloda Müslümanların ekser kısmını anlamsız bir emniyet hissi bürümüş durumda… Sanki her şeyler olmuş bitmiş ve Müslümanlar namına mücadele lehte noktalanmış gibi bir hâl… Seçimden seçime başını çıkartıp oy veren ve sonra kaybolan bir Müslüman tipi… Müslümanlık vazifesinin bu olmadığını, kaydettiğimiz meselelerle birlikte ölçülendirir misiniz?

 

Efendimiz’in(SAV.) hayatında bir Mekke bir de Medine var. On üç yıl Mekke var, on yıl da Medine… Yani İslam’ın devletleşme süreci var. Allah Resülü(SAV.) bedel ödedi ve on yılda ashabıyla İslam’ın devletleşme sürecini kemal noktasına taşıdı. Kaynaklar bize bu dönemde devlet ve toplum sarayının muazzam bir şekilde kemal noktasına ulaştığını gösteriyor. Fakat biz Allah Resulü’nün(SAV.) hayatını(siyeri) kronolojik soydan okuyoruz. ‘’Efendimiz(SAV.) şurda doğdu, şurda yaşadı, şu tarihte şuraya hicret etti.’’ şeklinde bir siyer okuması var. Ama O’nun(SAV.) sünnetinden, yaşantısından, getirdiklerinden, götürdüklerinden, bildirdiklerinden, duyurduklarından hareketle kendi dünyamızı nasıl anlamlandırabiliriz? Yeniden nasıl inşâ edebiliriz? Bunlardan mahrum olduğumuzdan dolayı köpük Müslümanları hükmünden öteye geçemiyoruz. Allah-u Teala, köpük suyun üstünde vardır, görünür ama bir anda yok olur gider, buyuruyor. Bugün Müslümanlar hadisenin sadece köpük boyutundadır, o kadar! Vardırlar ama bir anda yok olabilirler. Neden? Çünkü Allah Resulü(SAV.) ile irtibatları kopmuştur. Yıllar önce ‘’Medine dönemi için Bismillah densin!’’ diye mecmuamızda bir başlık vardı. Bir de o mealde bir hutbem vardı fakat onu bazı kardeşlerimiz farklı yorumlayıp, farklı mecralara çektiler ama esasında orda şöyle diyordum: Peygamberin(SAV.) on üç yıllık hayatı var, sonrasında devletleşme süreci başlıyor. Artık Ahkam-ı İslamiye cemiyette olsun. Müslümanlar onu müşahhas olarak görsünler. Daha neyi bekliyoruz? Yoksa böyle bir idealiniz yok mu? Biz böyle söyleyince “Biz size bir alan açtık, laik bir hayatın içerisinde bu kadar bir İslamiyet ile iktifa edeceksiniz.” diyorlar. Bundan ötesini talep etmek, arzulamak aşırılıktır… Yani birilerinin farklı zaviyeden söylemiş olduğunu acaba şimdi içimizde söyleyenler mi var? Allah Resulü’nün(SAV.) ufkunda duruyor muyuz? Yoksa İslamiyet bizim sadece ibadet hayatımızda mı var? Yani bu kadar mı? Mevzu başörtüsünün çözülme hadisesiyse evet başörtüsü çözülmüştür. Nasıl çözülmüştür? İslamiyetin tayin ettiği ölçüler noktasında çözülmüştür. Artık o, Kuran-ı Hakîm’in ifade buyurduğu İslam kadınını örten libas değildir. Çünkü başörtüsü Müslüman kadının hayatında mahremiyetle beraber bir bütünlük ifade eder. Eğer siz Müslüman kadının başörtü sorununu çözecekseniz, o zaman onun nasıl bir ortamda, hangi şartlarda çalışması gerektiği noktasında da bir düzenleme yapacaksınız. Yani bizim kız ve erkeğin ayrı okullarda okuması mevzusunu, demokrasinin varlığından söz edilen bir ülkede en azından talep edebiliyor olmamız gerekirdi. Eğer birileri erkeklerle beraber okumak istiyorsa onlar beraber okusunlar ama ben biliyorum ki bu ülkede erkeklerle beraber okumak istemedikleri için üniversiteye gitmeyen Müslüman kızlarımız var. Onlar eğitim haklarından neden mahrum ediliyorlar? Bu talepler için Japonya’da gördüğümüz bir ölçü üzerinden mi konuşmamız gerekir? Hayır! Biz Müslümanız! Allah Resulü’nün(SAV.) hayatında Aişe(r.a.) gibi âlime kadınlar var. Sahabe hadis okurken bir hata yaparsa Aişe(r.A.) annemiz hemen ikaz ediyordu. Peygamber(SAV.), Hz. Ebubekir’i(r.a.), Hz. Ömer’i(R.a.) Roma’nın siyasal -o gün ki manada- fakültesine gönderip oradan devlet nasıl idare edilir veya Halid bin Velid’i(r.a.) Roma’nın harbiyesine gönderip ordu nasıl tertip edilir, gidip öğrenin demedi. Göndermedi zira bütün bu meselelerde sahabenin önünde örnek olarak bizzat O(SAV.) vardı. İslam, yalnız başına yeter. Yalnız İslam olursa, İslam olur... Allah bize bunu emrediyor ama biz mevcut dünyamızdaki bize yeter diyoruz. Eğer bu kadarı yeter dersek, bu, suyun üzerine yazı yazmak gibi olur. Bugün varsın, yarın yoksun... Bir varmış bir yokmuş derler. Ruh keyfiyetimizin, İslam’ın keyfiyetinin, muhtevasının, derinliğinin yeniden bu topraklarda tezahürüne vesile olur diye umutlandığımız imam hatip okulları maalesef ilahiyattaki programın yetersiz olmasından dolayı beklentimizi karşılamamaktadır. İmam hatipten mezun olan kardeşlerimizin tekrar dönüp imam hatipte hoca olması, tavukla yumurta arasındaki münasebet gibi bir kısır döngü halinde kısır bir gündemle deveran etmeye devam etmektedir. Özlediğimiz, beklediğimiz, ümmetin ve İslamiyetin önünü açacak, İslam’ı eşya ve hadiseye hakim kılacak neslin oradan gelmesi bugün itibariyle çok zor görünüyor. Bu noktada yapmamız gereken, Allah Resulü’nü(SAV.) anlamak… Yirmi üç yılda yeni bir dünya kurdu... O’nun(SAV.) kadar kuşatılmış, ötekileştirilmiş, yurdundan sürülmüş, hicrete mecbur bırakılmış, ashabından tek bir kişi bırakmamak üzere ordular tarafından üzerine gelinmiş… Hz. Adem’den bugüne kadar bakarsak Allah Resulü’nden(SAV.) başka kimse yok dünya tarihinde. Yirmi üç yıllık hayat… O hayatın içerisinde Allah Resulü’nün(SAV.) tek cümlelik bir mazereti yok. “Olmuyor, yapamıyorum, bunlarla anlaşmaya gitmeye mecburum, Ebu Cehil’in hakim olduğu bir Mekke’de ne yapabilirim? Anlaşmaktan başka çarem yok.” demedi Peygamber(SAV.)... Demediği için Allah-u Teala’nın nusreti de tecelli etti. Biz İslamiyeti kendi heva ve hevesimize mahkum ettik ve sonra işte böyle, bugünkü savrulmaları yaşıyoruz. Ne fikirde ne sanatta ne de edebiyatta yok Müslümanlar... Üstad Necip Fazıl ile alakalı anma programları yapıyorlar, İdeolocya Örgüsü’nden bahsediyorlar… İdeolocya Örgüsü, o anma programını sahnesinden sunum şekline kadar birçok şeyi, neredeyse %60-70’ini tekzip ediyor. Ne kültürde ne sanatta ne edebiyatta ne içtimaiyatta İslamiyetin rengini hayata taşıyamadık maalesef.


Hocam, evvela şunu bilmenizi istiyoruz: Kadınların pantolon giyinmesi mevzuunda, hem de Aile Bakanı düzeyinde linçe tabi tutulmak istenmeniz karşısında çok öfkelendik… Bu hadise çok kanımıza dokundu… Hatta Aile Bakanı hanımı, Allah’ın “Kahhar” ismine çok çok havale ettik… Dillerimiz ve kalemlerimizle bu hususu bir iman öfkesi meselesi olarak yaşadık… Hatta kaydedelim ki; Reisimiz Servet Turgut, bu husus ne zaman açılsa misli misli öfkeleniyor ve “Aile Bakanının gerçekte yüz buruşturduğu Allah’ın Resulü’dür, zira İhsan Hoca, pantolon mevzuunda Allah Resulü’nün bu hususta ne buyurduklarını anlatmıştır!” diyor. İşin hakikati de bu… Moderniteye kafa ve gönlüyle kapılmış kimseler, nefslerine uyduramadıkları Hadisi kolay yoldan inkâr ediyor, dolaylı yollardan da Allah Resulü’ne düşmanlık yapıyorlar. Mesela ahmak adam, “Deve Sidiği” Hadisini nasıl anlıyorsa, stüdyoya deve sidiği doldurduğu bir şişeyle geliyor. Sanki yılan zehrinden ilaç yapılıyor diye kendisini her gün yılanlara ısırtıyormuş gibi! Şimdi bu hususlarda ne olacak; sırf kendi rasyonalitesine uymuyor diye bizler, Allah Resulü’nün hikmet ve şeriat ölçülerini anlatmaktan vaz mı geçeceğiz? Aksi halde, ihlâslı âlimlerimizi “Oyumuzu kaybettirdi!”, ya da “Fitneye sebep oldu!”, ya da “Toplumu ayrıştırdı!” gibi bilindik cümlelerle linçe girişiyorlar. Bunun için, en azından bir tavır ve irade gösterecek üst ve yasal bir teşkilatın tesis edilmesi faydalı olmaz mı? Hani Müslümanlar, iktidar gücünün ana kaynağı olmasına rağmen ara yerde kaynıyorlar, çünkü bütün halde görünemiyor, gözükemiyorlar? Bu hususta ne söylemek istersiniz?

Herşeyden önce, müminlerin İslamiyete aidiyet problemi var. Bu aidiyet probleminden mütevellit marazlar hayatımızı kaplamış durumda. Böyle bir mahkumiyetimiz, mağlubiyetimiz var. Müslümanların mağlubiyeti var... Müslüman gibi gözükenlerin de moderniteye mahkumiyeti var. Onlar aslında modern hayatı istiyorlar fakat içinde birazcık dindarlık da olsun, ruhlarını teskin ve tatmin etsin istiyorlar. Siz Allah’ın emirlerini, buyruklarını Müslümanlara tebliğ ettiğiniz zaman içerden tepkilerle karşılaşıp, “Ötekileştiriyorsun!” ithamına maruz kalıyorsunuz. Hangi Peygamber bu zaviyeden ötekileştirmemiştir? Bütün Peygamberler yeryüzünü iki kutba ayırmamış mıdır? Bir hakkın bir de batılın karargâhı olarak... Allah Resulü’nde(SAV.), Hz. Musa’da(a.s.), Hz. Nuh’da(a.s), hasılı bütün peygamberlerin hayatında hep hak ve batılın mücadelesi vardır. Fakat bu söylemlerin sahipleri, “İslamiyet, bizim arzularımıza mahkum olduğu sürece bir özgürlüğe kavuşabilir, hak sahibi olabilir.” iddiasında bulunuyorlar. Fakat biz bu topraklarda bin yıldır Müslüman olarak varız. En azından kuzey itibarıyla varız. Güneyden sahabe-i kiram hazeratı geldiler, Kürt kardeşlerimiz orada çok daha öncesinden Müslüman oldular ama daha sonra Alem-i İslam’da fetih hareketleri durunca Buhara, Semerkand, Türkistan üzerinden yeni bir zuhur oluştu. O zuhur Anadolu’yu da önüne katıp Üsküp’e, Bosna’ya kadar İslamiyeti taşıyıp müslümanlara bir cihan devleti armağan etmiş oldu. Biz buradayız, burada hakla batılın mücadelesi asırlardır devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek... Çetinler çetini mücadele şudur ki; bir patrik, kendi patrikhanesinde konuşmada serbesttir. Gazetelerde onların konuştuklarına dair tek cümlelik bir haber, bir manşet bile göremezsiniz. Patrikhane kendi dinini, davasını anlatırken bir cümle sarfetti diyelim. O cümleden dolayı patrik aşağılanmaz, üzerine gidilmez. Papa kendi dinini anlatıyorsa konuşmasından dolayı hücuma maruz kalmaz. Fakat bizde, içeride ve dışarıda düşmanlar var. İçeriden marka Müslümanlar, dışarıdan küfür medyası -ki bunların vazife-i asliyesi İslamiyet’e hücüm etmektir- saldırıyorlar. Bunlar aynı cephede toplanıp İslam’a hücum ediyorlar. Biz Müslümanız, kimseden makam, mevki, rütbe vs. talebimiz olmadı, olmayacak da Allah’ın inayetiyle... Üstad’ın Cciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım, zindanlarda çürüdüğüm…’’ diye bahsettiği o mücadele… Biz o mücadelenin belki yüzde birini bile vermedik. O çilelerin bu kadarına bile maruz kalmadık ama Allah’tan niyazımız odur ki bu noktada hangi belalara hak yolunda maruz kalırsak, “Ya Rabbi, ayaklarımızın üzerinde bedenimizi tutacak iradeden bizi mahrum eyleme!” diye dua ediyoruz. Bizim için en büyük şeref İslamiyete emir eri olabilmektir. O(SAV.) ne buyurduysa onu, birilerinin arzularını dikkate alarak değil yalnız ve yalnız Allah’ın rızasına talip olarak söyleyebilmektir. Tabi ki mücadelenin farklı cepheleri olur ama kemalistler bile zaman zaman dine bu kadar müdahale hakkını kendilerinde göremezler. Fakat içimizde öyle adamlar var ki onlar İslamiyet benim anladığım, anlattığım gibidir diyorlar. Yani bir hocanın konuşmasının hakikat olup olmadığı hangi mikyas esas alınarak belirlenir? Allahın kitabı,Resullah’ın(SAV.) sünneti, icma, kıyas… Bir mihenk taşına vurulur gibi şerî ölçülere vurulur ona göre kıymeti belirlenir. Müslüman kadının ne giyeceği ya da ne giymeyeceği Allah’ın kitabında, Peygamberin(SAV.) sünnetinde, fukahanın telif etmiş olduğu eserlerde tayin edilmiştir. Biz bu hakikati birileri rahatsız olacak diye, birilerinin kıyafetine, yaşam şekline uymuyor diye söylemeyecek miyiz, anlatmayacak mıyız? Sonra meseleyi başka bir boyuta taşıyorlar ve “Siz sadece bunları konuşuyorsunuz!’’ diyorlar. Evet yeri gelir sadece bunları konuşuruz, yeri gelir sadece akideyi konuşuruz, yeri gelir sadece İslam’ın müdafasına memur olduğumuz şuuruyla ehl-i bidata, küfür cephesine reddiyeler yaparız ama umumi manada bakıldığı zaman bu çerçevede konuştuklarımız, yazıp çizdiklerimizin belki yüzde ikisine-üçüne ancak tekabül eder. Peki ekranlar bu haldeyken, sokaklarda, sahillerde, İslam kadınının tesettürü çiğnenirken, 100 yıl önceye ait fotoğraflarla bugünü mukayese yaptığınız zaman, Anadolu’nun hangi şehrine bakarsanız bakın İslam kadınlarını çarşaflı olarak görürsünüz. Yüz yılda bu ümmetin çocukları bu hale getirildiyse İslamiyetin tesettür noktasındaki ölçülerini anlatmamak en basit ifadeyle ihanettir. Bu noktada davaya, İslam’a ihanettir. Birilerinin ne demiş olduğu hiç önemli değil. O medya üzerimize gelirken arkadaşlara, bu olaylar Allah Resulü’nün(SAV.) davasını anlattığımıza şehadet ediyor demiştim. Melaike-i kiram onların bu ifadelerini yazıyor, kayıda geçiriyor. İnşallah mahşerde bizim şahidimiz olacak. Bunlar Müslümanı yaralamaz. Hani o büyük sufî dar ağacına götürülürken halk tarafından taşlanıyor da hiç ses etmiyor ama İmam Şibli ona gül atınca inliyor. Yanındaki, “Atılan taşlara inlemedin de gül, bedenine değince inledin, sebebi nedir?” diye sorunca, “Onlar avam, bilmiyorlar. Zahirde Allah’ın şeriatını korumak için bana taş atıyorlar ama İmam Şibli’nin benim ne demek istediğimi anlaması gerekirdi. Beni anlaması gereken birinin atmış olduğu gül anlamayanların atmış olduğu taştan daha ağırdır.” diyor. Yani aslında ağır olan, davası İslamiyet olanların bu meseleye hasım olmalarıdır ama hakikat hep bu ihanetlere maruz kalmıştır, kalacaktır. “İslamiyet güneş gibidir.” diyor Üstad. Allah’ın izniyle İslamiyet yeniden aynı asliyetiyle ve aynı safiyetiyle dönecektir. Taştan ve buzdan adamları eritecektir biiznillâh…


Kıymetli Hocam, muhakkak sizin ağzınızdan, -ifade edilebildiği kadarıyla-, Müslümanların duymasını istediğimiz bir husus var. Özellikle son 2-3 senedir Ak Parti tandanslı muhafazakârlar arasında Kemalizmin değişik bir formuyla tekrar hortlatıldığına, Kemalizmin “muhafazakâr” bir forma sokulup sahiplenildiğine şahitlik ediyoruz. Devlet tarafından tezlendirilen ve Ak Parti hinterlandında palazlandırılan bu anlayışa göre asırlık mazisinde Müslümanlar herşeyi yanlış anlamıştır, İslam’a büyük hizmetleri dokunanları, İslam’ı Anadolu’dan silen kimseler olarak tanımıştır! Size bir arkadaşımızın, hiç de hususi olmayan ve genele şumuliyet belirten bir ifadesini aktaralım: “Anam kırk yıldır tarikat bağlısı, kırk yıldır çarşafını şerefle taşır, neredeyse Kemalist olacak, belki de oldu!” Bu niye oluyor Hocam, çünkü kırk yıldır itimat ettiği insanlar, bu minvalde sözler söylüyorlar da, ondan… Fetullah Gülen örneğinde olduğu gibi; Münafık, Allah Resulü’ne inanmadan da cennete gidilebileceğini Müslümanlara yutturmak için kırk yıl Sahabîyi ağlaya ağlaya anlatıyor. Zehrin tereddütsüz alımı için kırk yıl şeker dağıtıyor. Şimdi bir insan korkuyorsa, ya da sıkıştırıldığı anlarda lisanına bir şahin gibi pikeler çektiremiyor ve adeta kaplumbağa gibi onu teslim ediyorsa, neden orta yerde bulunur ki? Bunu bilin istiyoruz; Kemalizme muhalif bir hareketiz, yıllardır Kemalizm timsahının dişleri arasından insan kurtarmaya çalışıyoruz, zor ama şerefli bir iştir bu ama birkaç yıldır, bu mücadelemizin safhası ve rengi değişmiş vaziyette… Makara boşa dönüyor. Artık sakallı, dindar, intisaplı, takkeli kimselerle küfrün sembol şahsiyetleri üzerinde tartışıp duruyoruz. Çünkü içimizden birileri sürekli güzellemeler yapıp duruyor onlara… Hususi günah işlemek ayrıdır, peki ya, kitleler halinde Müslümanların gönlüne, Allah ve Resulü’ne alenen düşmanlık etmiş kimselerin sevgisini koymaya sebep olmanın günah misli nasıldır? Hocam bu hususu, Müslüman Anadolu halkına fasledici bir zihin ve tavır istikameti de verecek şekilde özleştirir, kıymet hükmüne kavuşturur musunuz?

Üstad gençliğe hitabesinin başında ’’Devlet ve milletinin yedi asırlık hayatında dört devre...Birincisi, iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...

İkincisi, üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...

Üçüncüsü, bir asır... Allah’ın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü? Son yarım asır... İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helaka mahkumiyet...’’diyor ya hani… Yani bir felaket asrından bahsediliyor. İslamiyetin kirletildiği, çiğnendiği, her türlü hakarete maruz bırakıldığı bir asır... Bunun failleri, kahramanları ortadadır. Bunların üstünü örtmeye çalışsalar da mücamele cümleleri kursalarda boş... Bu millet tarihe bir adım kadar yakındır. Kim ne söylerse söylesin, mücamele babında cümleler İslamiyete bağlılığından dolayı asılmış ulemanın muazzez ruhunu tazip etmekten başka bir şey ifade etmiyor. Yani Müslüman, bir mücadelenin içerisinde karargahını tanımıyorsa, bilmiyorsa, bu mücadele mahalinden çekilmesi gerekiyor. Bir Ebu Cehil’in karargahı var bir de Rasulullah’ın(SAV.) karargahı var... Kur’an bize yer yer isim veriyor. Karun diyor, Firavun diyor… Kur’an-ı Kerim, Efendimiz’in(SAV.) dünyasından, onun en yakınlarından isimler veriyor... Ebu Leheb diyor... Onun İslamiyet’e olan adavetini Allah-u Tealâ kısa bir surenin içinde anlatıyor ki Müslümanlar bunu sürekli tekrar etsinler, unutmasınlar diye... Küfre karşı bir öfkeleri olsun diye... Müslüman, öfkesiyle Müslümandır! ’’M……dün resulullah, vellezine meahu eşiddau alel kuffari ruhamau beynehum…’’(Fetih-29) (Onlar kendi aralarında merhametli ama küfre, küfrün lider kadrosuna karşı onların bir öfkeleri vardır.) O halde Müslümanı sadece mümine olan merhametiyle ifade edemeyiz. Bunun bir de küfre öfke boyutu olmalıdır. Üstad’ın söylediği gibi “İnsan başıyla fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, fikir öfkesidir!’’. Ha öfkesi olmayan iman ha silahı olmayan asker… Allah-u Tealâ Müslümanlara yeniden küfre karşı mutlaka imanlarının bir parçası olması gereken o öfkeyi kuşanmayı nasib eylesin. Bu öfke avama, ezilenlere, aldatılanlara duyulan bir öfke değil. Bilakis onlara bir ruh doktorunun hastasına bakması gibi merhametle bakmaya mecburuz. Ama meseleyi bizzat lider kadro yani Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Karunlar, Firavunlar düzeyinde ele alırsak işte bu noktada Kur’an-ı Kerim bize bir mümin olarak bunlara öfke duymamızı emrediyor. Hiçbir şey yapamıyorsak, bari kalbimiz o öfkeye karargah olsun. Allah-u Tealâ, siz onların tanrılarına sövmeyin, onlar da Allah azze ve celleye hakaret ederler, buyuruyor. Eğer hakikat ifade edilemeyecekse bu tür sualler karşısında en azından -edemeyecekler adına söylüyorum- sükut etmeye mecburlar. Ama müslümanları küfre karşı içinde öfke olan bir duruşa davet etmeliyiz… Etmeliyiz ki bu milletin içinden yeni sahte kahramanlar çıkıp İslamiyet’in ruhunu ve ırzını yeniden kirletmesin...


İstanbul Sözleşmesi malumunuz… Kadını ifsat ederek aileyi yıkmayı ve eşcinselliği koruma altına alarak nesilleri sapkınlığa teşvik etmeyi bütün devlet kurumları için adeta ulaşılması vacip bir hedef haline getiren bir ifsat sözleşmesi… Bu sözleşmenin ruhu mesabesindeki “Toplumsal Cinsiyet” kavramı da, iktidarın bir türlü vazgeçemediği sevdası mesabesinde… Adeta tinercinin tinere olan nispeti gibi bir alakası var. Daha yeni, Milli Eğitim Bakanlığı, millet tepki gösterdi diye daha evvel vazgeçtiği Toplumsal Cinsiyet projesiyle ilgili okullara “Uygulayın!” talimatı gönderdi. Millet görüp de yeniden tepki gösterince de “Yanlışlıkla oldu!” diye açıklama yaptı. Ama biz biliyoruz ki; devletin birçok kurumu bu projeleri açık-örtülü tatbik ediyor. Misal Müslüman bir kadın derneği “Elimizde Toplumsal Cinsiyet kavramından başka şey olmadığı için onu kullanıyoruz!” diye açıklama yaptı. Güya ruh köklerimizden besleniyorlar! Hocam, bu projenin, Antik Yunan çağıyla olan irtibatını, felsefî temellerini de ortaya koyarak Türkiye’de ilk biz gösterdik… Zaten karşı çıkanlar da dahil, bu projedeki şeytanî dahli halâ tam görebilmiş değiller… Hatta Servet Turgut’un “Sokrates Bizim Neyimiz Olur?” eserinde bu hususla ilgili geniş malumatlar var. Felsefe tarihi serisinin sonraki cildi hakeza… Maalesef devleti, fikir ile irtibat ve intibakı olan kimseler yönetmiyor. Mesela Milli Eğitim’de sapkın bir proje uygulanacak… Ulaşıp “Bakın bu yaptığınızın kökü bu, neticesi de bu olur!” diyoruz. Bize “Hıı… Hiç böyle düşünmemiştik…” diyip hak veriyorlar ama projeyi de iptal etmiyorlar. Böyle şeyler çok yaşadık… Devlette herkes aldığı maaşa bakıyor, bu işlerle ilgili bir kaygı taşımıyor. Taşıyanlar da, devlet idaresinde değil, maaşsız ve fisebilillah bu işler için mücadele ediyorlar. Devleti idare edenler de böyle kimselere “Boş beleş meczuplar işte!” gözüyle bakıyor. Bu vaziyetin dişlilerinin bir yerde kırılması lazım… Ama ufukta bir çözüm de görülmüyor. Çözüm daha çok, daha da çözülme ve ilâhi gazaba muhatap olma şeklinde cereyan edecek gibi duruyor. Bu hususlarda ne düşünüyorsunuz Hocam?

Bizim Müslüman olarak Allah azze ve celle ile sözleşmemiz var. O da elest bezmine dayanır. Ruhlar aleminde Rabbimiz ’’elestü bi rabbiküm’’ diye sorunca, bugün şeriata ittibası olanlar “kalubela“ demişlerdi.“Ya Rabbi! Senden başka Rab, İlah, Mabud, Hâlık tanımıyoruz.“ diyerek Allah ile olan sözleşmelerini o gün elest bezminde ilan etmişlerdi. Sonra dünyada da o ikrara sadakat gösterdiler. İstanbul Sözleşmesi‘ne baktığınız zaman içerisine gizlenen öyle cümleler var ki bu sözleşmenin o cümleler itibariyle bu coğrafyanın, Anadolunun, İslam‘ın bayraktarlığını bin yıl yapmış bu aziz milletin, Allah ve Resulü ile olan sözleşmesini bitirmeye, koparmaya memur bir sözleşme olduğunu görüyorsunuz. Yani İslamiyetten koparıp Yunan’a bağlayacaklar. Oradaki tanrıçaların hayatındaki ahlaksız, nikahsız ilişkiler neyse bu milleti oraya götürmek istiyorlar. İstanbul Sözleşmesi esasında içinde birkaç madde itibariyle yazılmış, gerisi güruhdan ibaret. Yani oradaki pek çok husus sadece dolgu maddesidir. Ama onun içerisine o ahlaksızlığı en kesif haliyle gizlemişlerdir. Bu millet yekününü okuyamaz, birkaç maddesine bakar sonrasında imzalar ve kabul eder O zaviyeden baktılar. Ne acıdır ki böyle bir sözleşmenin altında Allah ve Resulü‘ne aidiyeti olduğu iddiası olanların imzası var. Böyle bir sözleşmeyi müdafaa edenlerin, Allah ve Resulü ile sözleşmesine sadakati söz konusu olmaz, olamaz! Yani bahis buyurduğunuz kadın derneklerinin vs. yapıp ettiklerine baktığınız zaman İslam ailesini, Müslüman kızın hayatını, İslam‘ın kızını Efendimiz’in(SAV.) ufkundan koparmaya memur dernekler olduğunu bugün artık kime sorsanız itiraf edecektir. Allah ıslah eylesin...


Hocam son olarak, hususi bir mesaj ve hitap faslı istiyoruz sizden… Biz, Yunusluk ile Yavuzluğu birlikte götürmeye çalışan bir hareketiz… MHP ve BBP’den, Necip Fazıl Kısakürek’in fikir tezgâhına, rahmanî tevafuklar neticesinde sıçramış, İslam davasına intibak manasına geçmişinin neyi varsa vazgeçmiş, hiçbir mümine baş olmaya değil, her müminin yol alırken ya da yokuş çıkarken üzerine basıp geçeceği taş olmayı irade etmiş, üretmeye, yürümeye, Müslümanlara yaramaya çalışan bir hareketiz… Muradımız, mevcudumuzun çok üstünde bir manaya havî ismimizde toplu; Seriyye’de… Düşünün; büyüklerimiz, bu iş için yola çıkarken bu isme sırf Türkçe değil diye karşı çıkan insan toplulukları içindeydi. Ama unutulan manasıyla Seriyye’yi yeniden hatırlatmak ve bunu mümin dimağına bir anlayış olarak yerleştirmek için vazgeçilmedi. Çok sıkıntılar da çekildi… Mesela sırf başımız eğik değil, hak edene çıkartacak diş ve tırnağımız var diye bize Mafya yakıştırması yapmaya kalkıyorlar. Bunu biraz da kasıtlı yapıyorlar. Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’e nispetimizden, hatta O’nu kendi meşrebimizce sürdürme iddiamızdan ve biraz da “Tezgâh O’nun!” diye bilinsin isteğimizden, ismimiz hem toplum ve hem de iradî olarak bizim tarafımızdan BÜYÜK DOĞU-SERİYYE olarak tesmiye edildi. Sizi Allah için seviyor ve her sıkıntı anınızda mantar gibi yanınızda biteceğimizi beyan ediyoruz. Bu manada Allah’tan, sizin de bizi sevmenizi istiyoruz. Zaten ayrı değiliz, biriz, bu birlik hissi içinde gönüldaşlarımıza neler söylemek istersiniz…

Allah razı olsun kardeşim. Ölçümüz Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin(SAV.) sünneti, müçtehid imamların, meşayıh-ı kiram hazeratının yolu... Yavuz ve Yunus dediniz... Biz buna muhtacız. Yunus(rah.), Moğol saldırısı ve haçlı istilasından sonra, bir daha bu Müslüman millet ayağa kalkamaz diye küfür sevinirken, Anadolu’da yürekleri aşılayan ve bu coğrafyayı dirilişe davet eden kahraman… Yavuz, esasında Yunus’un ektiği iman ve hikmet tarlasında neşf-ü nemâ bulmuştur. Yunus Emre, Osmanlı’nın cihan devleti tohumlarını Anadolu toprağına bırakan kahramanlardan biridir. Ordan başlamalı ve sonra İttihad-ı İslam‘a Yavuz’un çizgisinde yürümeli... Fakat bunu yaparken İslamiyet’ten başka bir aidiyetimiz olmadığını öne çıkarmalıyız ki Osmanlı’nın yaptığı gibi Hindistan’dan Üsküp’e, Bosna’ya kadar ırkları farklı ama Peygamberleri, kitapları, hutbeleri, ezanları aynı olan milletleri, yeniden Anadolu kıtasında açılacak İslam bayrağı altında toplayabilelim. İslam dünyasından nereye gittimse her yerde bu aşkı ve heyecanı gödüm. Çünkü Osmanlı’ya karşı bir muhabbet var. Yüz yıllık bir fetretten, ayrılıktan sonra Osmanlı neye tekabül ediyor, Osmanlı çekilince müslümanların başına ne tür belalar geldi, müminler artık bunları görüyorlar. Halifesizliğin ne demek olduğunu biliyorlar. Osmanlı’nın mücerred olarak mana planında temsil ettiği hakikatlar zaviyesinde nelere sahip olduğunu ve neleri koruduğunu gördüler. Onun için biz eğer yeniden İslamiyet’e karargah olmak istiyorsak, İslamiyet’ten başka hiçbir aidiyeti öne çıkarmadan Arap, Kürt, Boşnak, Hintli kardeşlerimizi aynı safta büyük bir Seriyyeye dönüştürecek adımları atmaya mecburuz. Ümmet olarak bunu yapmaya mecburuz. Efendimiz(SAV.) Bedir İslam ordusunda, Kureyş’ten Ebubekir’i(r.a.), Habeşistan’dan Bilal Bin Rebah’ı(r.a.) nasıl aynı safta topladıysa, ilerleyen yıllarda İran’lı Selman(r.a.), Habeş’li Bilal(r.a.), Kureyş’li Ebubekir(r.a.) kardeş oldularsa, devamında Selçuklu, Osmanlı bunu nasıl yapmışsa, biz de müminler olarak yeniden bunu yapabilirsek Allah’ın inayetiyle İslamiyet’in büyük yürüyüşü, büyük İslam devleti yürüyüşü, büyük İslam birliği yürüyüşünün önünde hiçbir güç duramayacaktır. Yeter ki adımlarımızı doğru yerden doğru bir hedefe doğru atmış olalım. Allah-u Tealâ’nın nusreti bize tecelli edecektir.

Kur’an-ı Kerim’e, Efendimiz Aleyhisselam’ın muazzez sünnetine, müçtehit imamların içtihatlarına, meşayıh-ı kiram hazeratının o nurlu, feyizli kutlu yoluna ittibadan ayrılmayın, ayrılmayalım inşallah… O’na(SAV.) tutunalım… Hiçbir güç bize zarar veremez! Yıkıldığımız yerler olabilir belki ama Bedir’den sonra Uhud gelir… Müslümanlar acı çeker belki ama yürekleri itibariyle sarsılmazsa, Uhud her ne kadar madde planında yıkıldığımız gün olsa da ruh planında müstahkem halimiz olduğu müddetçe madde planındaki yıkılmalar Mekke fetihine engel olmayacaktır Allah’ın izniyle… Allah-u Tealâ bizimle olduktan sonra bütün dünya karşımızda olsa ne önemi var? Allah-u Tealâ bize düşman olsa, gazabı üzerimizde olsa, bütün dünyanın bizimle olmasının ne manası var? Allah razı olsun… Rabbim sizleri muhafaza eylesin, istikametten hiçbirimizi ayırmasın. Anadolu’yu, Hakkari’den Edirne’ye kadar Selahaddin-i Eyyubî ruhuyla, Yavuz ruhuyla aynı safta birleştirip, İslamiyetle mayalamaya Allah bizi muvaffak eylesin. Andımız gibi bölen, parçalayan, tefrik eden cümlelerden bu milleti Allah-u Tealâ muhafaza eylesin...

Allah razı olsun hocam, ağzınıza yüreğinize sağlık. Dua eder, dua bekleriz...

Hepinizi muhabbetle kucaklıyorum. İslamiyet’in emir subayları olmanız duasıyla… Allah’a emanet olun…

Son Tweetler

İstanbul Sözleşmesi'ne İtiraz, Ak Parti'yi Yıpratmak İçin mi? - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Eylül 2020 https://t.co/o7DQGnaarY
Hangi Hukuk ve Kim, Kimin Arkasında? - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Eylül 2020 https://t.co/kla8qXttDa
Mutlak Fikir ve Nükleer Başlık Meselemiz - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Eylül 2020 https://t.co/KGZrshPAkk
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden