Mehmet Tahir İkiler ile Röportaj

19 Haziran 2019 344

Hocam bugün sizinle genelde sanat özelde ise tiyatro hususunda bir sohbet gerçekleştirmek istiyoruz. Tiyatronun ne olduğunu, önemini, maksadını ve gayesini anlamlandırabilmek için öncelikle sanat hususunda konuşmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Konunun hemen başında sanatkârlığını kimsenin inkar edemeyeceği Üstad Necip Fazıl'ın "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış. / Marifet bu gerisi, yalnız çelik çomakmış." sözleri aklımıza geliyor. Sanat dağının zirvesinde iken Üstad Necip Fazıl'ın zirvesinden olduğu dağı, böylece ifadelendirişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir müslüman nazarında sanat ve sanatın gayesi nedir?

 

Şimdi öncelikle söze başlamadan benim Üstad’ın eserleriyle tanışmamdan bahsedeyim. Üstad Necip Fazılın en muhteşem oyunu olan Bir Adam Yaratmak adlı Tiyatro eserini 1996 yılında öğrencilerimin rol almasını sağladığım yönetmenliğimle başladı. O tarihten önce üstadın birkaç şiiri dışından pek fazla bilgim yoktu. Mesleğim olan sahne sanatlarını ailemin kumpanyalarında sahne önünde ve arkasında yetişerek usta çırak ilişkisiyle öğrendim. Ailem yetişme dönemimde sayısını hatırlamadığım birçok komedi oyununu sahneye koydu ama bunların arasında Üstadın bir tane eseri hiç olmamıştı. Hayatımın önemli bir kısmı ailemin kumpanyalarında geçti ve bu sebeple aileme serzenişte bulunma gafletine düşmek istemiyorum çünkü onların sahneye koyduğu eserler doğaçlama komedi tarzı eserler olmak zorundaydı çünkü sahne hayatları çadır tiyatrolarında geçmişti ve çadır Tiyatrosunda komedi oyunlar prim yapıyordu.

     Velhasıl Üstad yaşamının bir bölümünü nasıl bohem hayatı olarak nitelendiriyorsa benimde sahne hayatımın önemli bir kısmı çadır tiyatrolarının debdebeli bohem hayatı süzgecinde yaşayarak geçmiştir. Rahmetli annem ve babam kış mevsiminde çoğunlukla kukla karagöz öncelikli çocuk tiyatrosu eserlerini sahneye koyarlardı. Yaz mevsiminde ise büyükler için çadır tiyatrolarında ya da açık hava etkinliği kapsamında seyyar sahnelerde ortaoyunu ve tuluat eserlerinin sahneye konduğu kumpanyalarda yetiştim. Yani yerleşik bir Tiyatro sahnesinde sahne almam çok fazla mümkün olmamıştı. Bu Ankara’da göreve başladığım 1994 yılından itibaren yetiştiğim gelenekli Türk tiyatrosu geleneğini modern tiyatro çatısı altında karşılaştırma ve kıyaslama mecburiyetinde kaldım. 6 yaşından beri tiyatroda yetişmiş bir insanın, anne ve babasıyla birlikte Türkiye’nin dört bir tarafında tiyatro yapmış bir insanın halk tarafından talebin çok fazla modern Tiyatroyu sorgular haline gelmesi açıkçası benim için büyük bir kazanç oldu.

mtiModern Tiyatro! Çalışmanız Ankara’ya geldiğiniz yıllara tekabül ediyor galiba değil mi hocam?

Evet, bir bakıma öyle.1994 senesinde Ankara’da göreve başladığımda ilk çalışmalarım yine yetişmiş olduğum gelenekli sahne sanatları ortaoyunu, kukla ve karagöz oyunları üzerineydi. 1996 senesinde öğrencilerimin ısrarı üzerine birazda modern tiyatro eserleri sahneye koyalım deyince hangi oyunlarda oynamak istiyorsanız bana isim olarak fikrinizi beyan edin dedim ve onlarca Tiyatro eseri arasında Üstad Necip Fazıl’ın Tohum ve Bir adam yaratmak adlı eseri ilk on oyun listesi içerisinde karşıma çıktı. İşte tam o tarihlerde öğrencilerimin talep ettiği tüm eserleri okumak zorunda kaldım ve okuduğum eserler arasında Necip Fazıl Kısakürek zihnime fikir ve çile kıymıklarını kanatırcasına batırmış oldu. O güne kadar Üstadın eserleri hakkında Sakarya şiirinin dışında itiraf ediyorum çok fazla bir bilgi dağarcığım yoktu. Zaten az öncede ifade etmiştim olabilme imkânım yoktu çünkü ben çadır Tiyatrolarında hayat mücadelesi gayesiyle ayakta durmaya çalışan bir anne, babanın yetiştirmeye çalıştığı bir kişiydim.

   Üstadın eserlerini okumaya başladığımda sanatındaki ifade ettiği davasını ve aslolan gayesiyle tanıştım. O gayenin derinliğine merhale,merhale emekleyerek ilerlemeye başladım. Bir Adam Yaratmak, daha doğrusu Hüsrev bu emekleme döneminde bana çok büyük kapıların açılmasını sağlamıştı. O kapıları açarken, ‘Ben’… Beni sorgulamaya başladım. Hüsrev’le birlikte, sahne hayatım alışık olmadığım farklı bir kulvara doğru gidiyordu ve ben itiraz edemiyordum aslında etmek içimden hiç gelmiyordu. Sonra yavaş,yavaş şunu düşünmeye başladım:“Acaba Üstadın eserlerinde yansıtmaya çalıştığı kendi yaşam biçimi sorgulamasında benimle orantılı bir durum var mıydı?”

İnsan, sevdiği kişiyi baş tacı yaparken kendinden bir parçayı o kişide bulmak ister ya hani, bende Bir Adam yaratmak adlı eserindeki Hüsrev karakteri vasıtasıyla o parçaya eriştiğimi düşünmeye başladım. Açıkçası Hüsrev’de ben beni bulmaya başlamıştım. Ben sanat dünyası yolunun başında olan ve o dünyanın küçük bir ferdiydim. Üstad’ın o sanat hazineleri arasında bir yaprak tanesi gibi süzülmeye çalışırken dalgalar şiddetli bir tokat gibi gerçekleri yüzüme çarpmaya başlamıştı. “Ne yapıyorsun ve neyin derdindesin be adam?” sorgu ve suallerim onun eserleri arasında yüzmeye çalışırken çıkmaya başlamıştı. O güne kadar sanat hayatım dediğin listeyi göz önüne koyduğumda tuluat ve kukla karagöz başı çekiyordu ve bir de baktım ki derdim insanları güldürme amaçlı düşündürme amaçlı değil. O güne kadar sahneye koyduğum eserleri izleyenler oyunu seyredip dışarı çıktığında unuttuklarını fark ettim.

Bir Adam Yaratmak adlı eseri sahneye koymaya karar verdiğimde öğrencilerim eserin eski ve çok uzun olduğunu söylediklerinde Devlet Tiyatrosundan bir dramaturg arkadaşa oyunu inceleyip yorum katması için gönderdim. Oyun bir müddet sonra elimize geçtiğinde öğrencilerime yapılan kısaltmaları çok beğenmiş ve hocam çok güzel olmuş bu haliyle oynayalım demişlerdi. Hafta sonu provaya başlıyoruz diyerek herkese süre vermiştim. O akşam eve gittiğimde dramaturgun kestiği birleştirdiği yerlere baktım, içim cız etti. Üstad’la daha yeni tanışıyorum, ilk defa bir oyununu sahneye koyacaktım ama içim buruktu. İtiraf ediyorum Üstan’ın da sanat diline pek hakim değildim ama içimde buna rağmen soru işaretleri haddinden fazlaydı. Onun dilini anlamamama rağmen şuradaki cümle havada kalmış, bu manayı nasıl atlamış, ya hu bu cümleyi niye kesmiş, yok bunu nasıl çıkarmış diye cebelleşirken birde baktım ki 80 sayfalık metinden 20 sayfası kesilmiş. Oyunu Günümüze uyarlamıştı ama oyunun ruhu kaybolmuştu. Öğrencilerimin çok güzel olmuş demelerine rağmen kusura bakmayın çocuklar hafta sonu oyunu okumakla geçirdi ve okuduklarım bana yanlış yolda olduğumuzu hissettiriyor, bu oyunu orijinal haliyle oynayacağız dedim. Dramaturg arkadaşım hiç unutmuyorum hemen itiraz etmiş “ aman hocam yapmayın oyun bla,bla sözlerle bezeli bu haliyle bu oyundan kimse bir şey anlamaz ve ikinci perdesine kalmaz oyun boş salona oynar.” gibi iddialı şeyler söylüyordu. Ya etme gözünü seveyim dedim. Tamam oyun haklısın ağır sözcükler içeriyor. Oyunun sözcüklerini kesersek oyunun derinliğinden hiçbir şey kalmayacak ve Hüsrev depresif nöbet bazuklukları geçiren bir kişi gibi kalacak. Seyirciyi bırak bir yönetmen olarak oyunun karakteri olan Hüsrev’in ruh halindeki derinliği nasıl ortaya çıkarırım? Tamam bu kesilenlerle Hüsrev çıldırma halleri belirginleşir hale gelmiş. İyi de neden çıldırıyor Hüsrev? Arkadaşım hemen selmaya olan aşkından bahsedip çıldırma gereksinimini cismani aşka bağlayıvermişti. Hayır! Dur bakalım! O sebepten dolayı çıldırmıyor dediğimde uzun soluklu bir tartışmanın içinde buluvermiştim kendimi.

Hani az önce size kulaçlardan bahsetmiştim ya o kulaçlar sayesinde Bir adam yaratmak adlı oyunu boğulmadan sahneye koydum ve çok başarılı bir sezona imza atmıştım. Üstadın bir oyunu derken, ikinci oyununu sahneye koydum, derken üçüncü oyunu... Eserleri sahneye koyarken geri dönüşler çok ama çok olumluydu… İşte o geri dönüşlerde ben benim sanat hayatımı sorgular haline gelmiştim ve sanat için ben ne yapıyordum? Tamam Komedi oyunu yazıyordum ve sahneye koyuyordum ve alkış alıyordu ama sonrası sabun köpüğü gibi kayboluyordu. Kendime haksızlık etmemem gerekiyordu ve seyirci komedi oyununu daha çok tercih ediyordu ve bu oyunlara beklide çok ihtiyaçları vardı ama bunlar günü birlik ihtiyaçlardı ve geleceğe dair bir şey bırakmıyordu in... Bakın o tarihlerden bu güne kadar sahneye koyduğum ya da rol aldığım onlarca komedi oyunu vardır ama emin olun sorguladığım zaman kimsenin hatırlamadığını gördüm. 23 yıl önce oynadığım Bir Adam Yaratmak adlı bugün bile hala hatırlayanlar var. 23 yıldır Hüsrev olarak sahneye çıkıyorum ve hala sayısız kez bilet alıp izleyenler hüsrevden bir kez olsun şikayet etmediler. Sokakta karşılaştığım insanlar, hocam ben sizin oyununuzu üç kere beş kere izledim ama bugün olsun yine izlerim diyenler var. Bakın adalet bakanımız sayın Abdulhamit Gül beyefendinin üniversitedeki öğrencilik yıllarında bir kere oyunumuz seyretmiş sonrasında öğrenci kulübündeki tüm öğrenci arkadaşlarını kafileler halinde izlemesine olanak sağlamış ve bir sohbetimizde hocam bir kere izledim ve hiç aklımdan hala çıkmaz hale geldi demişti. Herkes Bir Adam Yaratmak adlı oyunu izledikten sonra çok güzel methiyelerle anlatıyor ama bunun ilmi hikmeti Mehmet Tahir İkiler değil o sadece eseri aktaran bir aracı.

Üstadın yazdığı Tiyatro eserleri, insanların kafasına mıh gibi kalıcı çiviler çakıyorsa edebi derinliğinin yanı sıra manevi değerlerin önceliği var demektir. Üstadın sözüyle ifade etmek gerekiyorsa:

“Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış. Marifet bu, gerisi çelik çomakmış.”

Ben beni sorgularken karşıma acı gerçekler çıkmaya başlamıştı meğerse ben çelik çomak derdiyle insanlara hizmet ediyormuşum onu fark ettim. Sonra dedim ki, yok bu böyle olmaz... Sanat hayatımda o vakitten sonra müthiş bir değişiklik hissetmeye başladım. Ama bu değişikliği sahneye koyma teşebbüslerimi hayata geçirmeyi düşünürken 28 Şubat dönemiyle karşılaştım. Ülkem o sarsıntılı dönemden geçerken ben ve tiyatrom ister istemez etkilendi. Sonrasında o sıkıntılı süreci halkımızın sandıklarda gösterdiği o dirayetli duruşuyla atlatmaya başlamıştık. Lakin ben kamuya bağlı bir Tiyatronun yöneticisi olduğum için o süreci elimden geldiği kadar halkımıza hissettirmemeye çalışmıştım. Tiyatro çatısı altında bazı şeyleri dengeli tutmam gerekiyordu açıkçası. O dönemde oyunlarımı sivil Polisler gelip sürekli izliyorlardı. Açık söyleyeyim bu takibin nedeni bence üstadın Bir adam yaratmak adlı oyunuydu. Onlara göre sakıncalı gördükleri başka bir şey oynamıyordum çünkü. Daha sonra oyunlarıma gelen o polis arkadaşlarla muhabbet ettiğimde.Hocam ne yapalım, biz de isteyerek gelmiyoruz ama görev dediklerini hatırlıyorum. 28 Şubat sürecinden sonra uzunca bir müddet o baskıyı hissettim. Sonrasında Üstadın eserleri arasında o kulaçları atarken sanata dair gönül kapımın ardına kadar açıldığını tekrar hissetmeye başladım. Rol ve kader arkadaşım Hüsrev eserlerimde kendini göstermeye başladı. Bu dokunuşların en belirgin olanını Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin hayatını yazıp sahneye koyduğum eserimde fark ettim. Hüsrev beni bir şekilde yönlendiriyordu ve ben buna itiraz etmiyor aksine teşvik ediyordum.

Kurucusu olduğum başkent tiyatrosuna çeyrek asırlık ömrümü verirken bunun büyük bir bölümünde Hüsrev(necip fazıl Kısakürek) hep yanımdaydı. Yaklaşık on üç yıldır yazdığım tüm eserleri sahneye koydum ama tek bir eser var ki onu sahneye koyma cesaretimi bir türlü gerçekleştiremedim. Bu eser bende beni tetikleyen Hüsrev’i kaleme aldım ama her defasında düzeltmeler eklemeler sebebiyle sahneye koymaya cesaretini bulamadım. Orada mahrem bir noktalar var istesem de ileri gidemiyorum. Ne kadar kulaç atsam da hüsrevin bana bıraktığı derinlikte cebelleşiyorum.

Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin hayatını, yaşama biçimindeki kırılma noktalarını kaleme alırken onun somuncu babayla karşılaştığı kırılma noktası içimdeki gönül kapısının açık kalmasını sağlamıştı. Hacı Bayramı Veli Hazretlerini anlatırken üç buçuk saatlik bir eser ortaya çıkacağını tahmin etmemiştim. Ve yazdığım bu uzun eserin eserin neresinden bakarsanız bakın şu mana çıkıyordu: “O nefeste gizli her şey!” Oyunuma bu sebeple bu ismi koymuştum: “Bir nefes içerisinde bir ömür gizli!”

İnsanlar bunu fark etmiyordu ve o küçücük derya içersinde Allah’ın verdiği rahmet denizini görmek istemiyordu. Ben o oyunu da yazarken açık söylüyorum, Hüsrev’in dokunuşlarına izin verdiğim için hemen ardından İstitad’ım başka bir oyunu tetiklemiş Mevlana’yı karşıma çıkarmıştı.… Mevlana’nın kırılma noktası olan Şems’i yazarken yine Hüsrev karşıma çıkıyordu. Hüsrev’in konuşma haznesi kafamda sürekli gidip geliyor. Herhangi bir şeyi söylerken, ifade ederken duygularınız oyunculuğuza siz aktarıyorsunuz. Göğüs kafesimize sıkışmış olan kalp vasıtasıyla hislerimizi kaleme alırız ve zihin dağarcığımız bizi yönlendirir ama gel gelelim rol arkadaşım hüsrev buradada ortaya çıkıyordu. Velhasıl Üstad’la Bir Adam Yaratmak oyunu vesilesiyle 1996’da tanıştım. Ve onun neticesinde karşıma çıkan rol arkadaşım Hüsrev yol arkadaşım haline dönüşmüştü. Oynadığım bir karakterdi, hayali bir karakterdi ama gel gör ki o karakterin perde arkasında Üstadın kendisi vardı. Daha sonra yine Üstad’ın kendisini hissettiğim ve bana, benim sanat hayatıma çok şey katan “Siyah Pelerinli Adam” eseri karşıma çıktı. Yani anlaşıldığı gibi sanatımın fikir babası Üstad Necip Fazıl’dır. Onla tanışmadan önce yaptıklarımın sanat değerini hesaplamayı bırakalı çok ama çok uzun bir zaman oldu.

Bakın ben o karşılaşmadan sonra kendimi sanatçı olarak görmüyorum. Üstad’ın söylediği gibi en büyük sanatkâr O’ydu ve bu sebeple“Anladım işte sanat Allah’ı aramakmış.” Sözündeki gibi arayışın gerçek manası o olmalıydı. Son yazdığım eserlerden bir tanesi olan Kim demiş karanlık adlı oyunumda Âşık Veysel’i anlatırken yine O karşıma çıkmıştı. Âşık Veysel büyük bir sanat deryasıdır ve bu değerli bir sanatçının çok fazla anlaşılmadığını düşünüyorum. Onun Allah’a bakış açısının fark edilmediğini, eserlerindeki o haykırışı görmediklerini oyunu yazmaya karar verdiğimde fark ettim. Ve yine her zaman olduğu gibi yol arkadaşım Hüsrev kalemime dokunmaya başlamıştı. Âşık Veysel’in yıllar öncesinde kör haliyle karşısına çıkan Selman Baba isimli bir derviş vardı. Dervişi araştırırken müthiş bir derya olduğunu gördüm. Düşündüm ve acaba Selman Baba görmeyen gözleriyle Aşık Veysel’e nasıl dokunurdu? Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Efendim” dediği, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin hassas dokunuşlarını aklıma geliyor ve her satırında bu dokunuşları hissettirmeye başladım. Ve sahneye koyduğum bu oyun halkımızın teveccühünü kazandı ve iki sene sahnede kalmayı başardı. Hiç kimse Selman Baba’nın sözlerinde Hüsrev’i fark etmedi. Âşık Veysel’in karşısına oyun içerisinde sadece iki kez karşısına çıkıyordu ama o iki dokunuş aslında bütün senaryonun kendi öz benliğini anlatıyordu. Velhasıl arkadaşlar, 1996 yılında o deryada atmaya çalıştığım kulaçlar halen devam ediyor. 1996 yılı itibariyle benim sanatımda, yazılarımda, tiyatro eserlerimde üstadın o hassas dokunuşları vardır ve bu durumdan son derece memnunum. Yazdığım her eserde de Allah’a şükürler olsun hep bunu görüyorum.

Tiyatronun sanat şahsındaki bu hususi yerine mukabil, meşru bütün yolları İslam'ın inhisarına alarak her yolu hakikate çıkarmaya memur Müslümanların, sanat alanındaki ve bilhassa tiyatro alanındaki çalışmalarını ne kadar yeterli ve bu gayeye ne kadar mutabık buluyorsunuz?

 

İlk olarak şunu söyleyeyim attığımız her adımda muhakkak madalyonun iki yüzünü sorgulamamız gerekir. Bir yüzünde kendimizi tabiri caizse bizim mahalleyi diyelim. İtiraf edelim bizim mahallenin çocukları tiyatroyla fazla haşır neşir değil istese de olamazdı çünkü anne babaları izin vermiyordu. Hala da böyle bir ızdırabın çilesini çekiyoruz. Şimdi böyle bir bir mahallede siz sanatı ve tiyatroyu sevdirmekte ister istemez zorluk çekersiniz. Daha geçen gün bir mesaj aldım. Mesajı okusam gülersiniz. Ben bunu 23 yıldır yaşıyorum. Mesajda, “İyi hoşsun hocam, seni severiz ama hala bu oyun ve bu oyunun yanlış isminde ısrar ediyorsunuz’’ oyun dediği, Bir Adam Yaratmak... Benim mahallemdeki insanlar “Bir Adan Yaramak” sözündeki “Yaratmak” kelimesindeki o bizim canımızı yakan ifadeyi farklı bir eleştiri, hatta dayak nedeni, hatta ve hatta ısrarla ötekileştirme gibi farklı bir yere sürüklüyorlar. Tabi ki yaratmak Allah’a mahsustur ama Üstadın “yaratmak” kelimesini kullanmasındaki mevzu farklı aslında tam da eleştirdiğimiz konunun acı gerçeğiyle müsemma bir konu. Bu eleştiriyi yapanlara Allah aşkına gel misafirim ol oyunu izle. Göreceksin oyunun genel mevzusu o yaratmak kelimesindeki haklı eleştirinizi anlatıyor ve size sonuna kadar hak veriyor. Oyundaki Hüsrev karakteri yaratmak kelimesini benliğini sorgularken kendisini dünyadan ister istemez soyutluyor. Yani Hüsrev kendisine yüklediği kimlikleri sayesinde ben bir adam yarattım sorgusunu yaparken kulluk nasıl çıktığını sorguluyor. O yarattım dediklerinin vermiş olduğu şeyle acı çekiyor. İşte bizim mahalle manevi yönden ağır bir eseri anlamaya çalışırken dahi ne kadar geride kaldığını fark edemedi. Bu sebeple yukarı mahalledekilerin geride kalmamızı teşvik ettiklerini çok geç fark ettik ama atı alan üsküdarı çoktan geçmişti. Bizi sanat düşmanı ilan eden yukarı mahallenin çocukları kendi mahalle sınırları içine sokmayı asla istemediler. Örnek Üstadın eserlerinin 50 küsur yıldır Devlet Tiyatrolarında sahne almaması gibi. Biz yukarı mahallenin insanı olamazdık. O devrin siyası erkânına sormak lazım. Üstadın Bir Adam Yaratmak adlı oyunu 1940 yıllarda kapalı gişe sahne alırken giderken neden repertuardan kaldırıldı. Kuleli askeri lisesindeki öğrencilerin oyuna gelmek için okuldan kaçtığın ve bu sebeple okul yönetimi devlet tiyatrosuna yazı yazıp ders saatleri arasında seans açmayın demişlerdir. Düşünün tiyatronun kapısında bilet bulabilmek için günlerce kapıda bekliyor ve siz ne hikmetse bu oyunu sahneden bir anda kaldırıyorsunuz. Sebep? yukarı mahallenin, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin o dönemde Üstadın ısrarıyla tiyatroya geleceğini düşünerek eyvah sarıklılar tiyatroya girecek korkusuyla sahneden apar topar kaldırılmıştır. O yüzden yukarı mahalle değil sarıklı eserlerinde Allah kelimesine bile pranga koymuş tanrı ifadelerini kullandırmaya başlamıştır. Böyle olunca da bizim tarafın işine gelmiş “Aman sizin olsun, ben camime ve namazıma bakarım.” demiş. Fakat öyle değil işte. Bizim alnımız secdeye değerken farkında değiliz adamlar çizdikleri popülist ve boş istek furyasıyla değil beş vakit her dakika çocuklarımızın yüreklerine nefsani alınlarıyla değiyor. Farkında değiliz, bizim alnımız secdeye değerken onlar bizim çocuklarımızın yüreklerini değerek her vakit sinsice çocuklarımızı bizden çalıyor. Dünde çaldılar yarında çalacaklar. Peki, biz nasıl durduracağız bu hırsızlığı? Onlar gibi güçlü olarak.

Bakın tiyatro kelimesi bize yabancılardan gelmedir. Tanzimatla birlikte üstümüze yüklenilen batıdan devşirme bir sanat dalıdır. Bizim kendi öz kültürümüzde tiyatro kültürünün ötesinde çok büyük anlamlar yükleyen Temaşa cümlemiz var ama kullanmıyoruz. Temaşa sanatlarımız insanlarımız çok güzel değerler kazanmış. Temaşa sanatımızdan bir örnek olarak meddahlıktan bahsedeyim. Meddah kelimesi bizim kültürümüzdeki tiyatronun anlaşılabilir bir lisanıdır. Meddah, Peygamber Efendimiz’i(s.a.v.) methetmekten gelir. İslamiyet’i güzel anlatan sanatkar bir kişidir meddah. Arap ülkelerinden bize ve bizden de Avrupa’ya giden ve standap diye atlandırılan tek kişilik bir tiyatrodur. Bizdeki sanat hazinemizin bulunmaz bir nimetitir. UNESCO meddahı somut olmayan kültürel miraslar listesine bu sebeple almıştır. Şimdi bizde Temaşa adıyla sayısız değer varken sen çocuğunu sırf Tiyatro ismine yüklenen yabancılaştırmadan ötürü çocuklarını buradan uzaklaştırıyorsun. Tiyatronun kullanıldığı en kuvvetli silahlardan birisi televizyondur.Bir zamanlar televizyonlarımız çoğu evde yasaklanırdı belki şu anda bile yasaklayan anne babalar var. Televizyonu yasaklamakta kabul ediyorum sonuna kadar haklı sebepleri de vardır. Çünkü bütün iğrençlikler televizyonda. Ama çağın hastalığı olan bu durumu yasaklamakla bir yere varamayız. Hastalık varsa tedavi yolunu seçelim yani güzel örnekleri sunabilecek doktorların(sanatkarların) yetişmesine olanak sağlamalıyız. Yukarı mahallenin çocukları bu mecrada istedikleri gibi top koşturur sanatın iyi yönlerini gösterecek topçular! Yetiştirmeliyiz. Kendimizi bu mecrada bir an önce kuvvetli hale getirmeliyiz. Üstad bir müddet elini eteğini çekmiş 10 yıl gibi bir müddet tiyatro eseri dahil hiçbir eser yazmamış, küsmüş. Bakın araştırın Üstad’ın 10 yıllık süreci yukarı mahalle yüzünden değil bizim mahallenin vurdumduymazlığı yüzündendir. Çocuklarımızı yukarı mahallenin teşvikiyle ve korkutma tuzağı ile sanattan uzaklaştırmayalım. Bakın Üstad Şifreyi vermiş zaten: ‘’Sanat, Allah’ı aramakmış.’’ ara kardeşim ya ara illa ar... Ağaçta ara, Allahu İnsanda ara, havada, suda börtü böcekte ara her şeyde ara, kâinat kitabının her satırında Allah’u tealanın sanatının güzelliğini arayıp bulabiliriz ve onun Rızasıyla istidadımız ölçüsünde gerek yazıda gerek sahnede sanatımızı gönül rahatlığıyla icra edebiliriz. Üstad ilk iki tiyatro eserinde yalın bir biçimde İslamiyet’i fazla anlatmamıştır. Tohum ve Bir Adam Yaratmak adlı eserlerinde Allah’ın güzelliğini ve o güzellik içerisinde nasıl kaybolduğunu anlatmış e O’nun (c.c) ruhumuza üflediği aşkı anlatmış. O aşkı iliklerine kadar hissederken nasıl titrediğini anlatmış. Daha sonra yukarı mahallenin çirkin saldırısı karşısında bütün eserlerinde çatır çatır en sert biçimde anlatmaya başlamıştır. Mesela örnek vereyim “Ahşap Konak” adlı eserini ele alalım. Bu eserde yukarı mahallenin çirkin baskısını o kadar güzel anlatmıştır ki bu esere denk başka bir eser bugüne kadar yazılmamıştır. Yok, bulamazsınız Üstad yıllar yıllar önce teşbih yaparak ahşap konağın 1. katında 2. Katında ve 3. Katında yaşanan acizliğimizi ve yukarı zorla mahallenin pompaladığı yaşam tarzını Büyük baba, anneanne, anne ve çocuklar üzerinde görebilirsiniz. Hatırlayın daha bundan kısa bir süre önce başörtülü kardeşlerimiz giremiyordu üniversitelere. Üstad yukarı mahallenin başörtüye nasıl baktığını en sert biçimde sanatını konuşturarak Ahşap Konak’ta anlatmış. Nasıl bakıldığını, nasıl insanların hor görüldüğünü… Hor görülmeye rağmen dik durun eğilmeyin diye mesajlarını sanatının ilmi hikmetiyle anlatmış. Bizim mahalle yukarı mahalleniz çizmiş olduğu sanat anlayışı yüzünden çocuklarını sanattan uzak tuttukları için bu mesajları almamakta direnmişiz. Sanat insanların hayata bakış açıcını ferahlatır gelin fırsat verin çocuklarımıza o ferahlığın güzelliğine Hakkın rızasıyla kavuşabilmeyi becerebilelim.

Başkent Tiyatrosunda 28 şubat sürecinden sonraki süreçte milli-manevi oyunlara öncelik verdim iyikide bu hamleyi yapmışım. Geriye dönüp baktığımda bizim mahallenin insanlarının Tiyatroya olan ilgisini tetiklemiş oldum. Kurucusu olduğum Başkent Tiyatrosundan çeyrek asır sonra bu huzurla gönül rahatlığıyla ayrılıyorum. Benim için başkent tiyatrosu defteri bir müddet kapanması gerekiyordu. Bu vesileyle bizim mahallenin çocuklarına sanatın ve tiyatronun güzelliğini anlatmak için yeni bir sayfa açıyorum. Kurucusu olduğum Tiyatrodan ayrılmak benim çok zor ama Her şer de bir hayır vardır düsturuyla hareket ettiğim için gönlüm çok ferah. Yarın hesap zamanı geldiğinde istidadım ölçüsünde Sen ne yaptın? Dendiğinde Hakkın rızasıyla Tiyatro eserleri yazdım oynadım diyeceğim ama sen şikayet ettiğin konuda sanatının ölçüsünde hakkın rızasını anlatacak çocuk yetiştirmekte ne yaptın? dendiğinde sıkıntıya düşeceğim bir gerçek… Artık bu saatten sonra Allah uzun ömür verirse öğrenci yetiştirmeye gayret edeceğim. Başkent Tiyatrosu’na her yıl 200-300 öğrenci tiyatro için kurs başvurusu yapardı ve yetenek seçimlerinde 60 öğrenci seçilmiş olsa bunların içerisinde bizim mahalleden 5-6 tane çocuk çıkardı onlarda bir süre aile baskısıyla kursu bırakmak zorunda kalırlardı. Çocuklarımızın çoğu yetenek konusunda yukarı mahallenin çocuklarından hep geride kalırdı. Çünkü o çocuklar sanatın sonsuz bir özgürlük vaadiyle yetiştirildikleri özgürlüğün vermiş olduğu rahatlıkla istedikleri gibi çıkıp tak,tak oynuyorlardı. Ama bizim çocuklar “Oğlum önüne bak, erkeler ağlamaz, oğlum uslu dur, oğlum sağına soluna bakma, büyüklerle böyle konuşulmaz çok ayıp düsturuyla yetiştirildikleri için ister istemez kanalı bir kutu olarak geliyorlar. Ben ailelerin bu tutumlarını eleştirmiyorum sadece kurallar neticesinde yeteneklerini kapattıklarını söylemeye çalışıyorum. Açılamadıkları için de tiyatro konusunda yukarı mahallenin çocuklarından geride kalmaları elbette kaçınılmaz oluyor. Bakın Z kuşağı dediğimiz son kuşak olan çocuklarımız son yıllarda avuçlarımızdan televizyonlar, sosyal medya ve internet sayesinde acuçlarımızdan çkayı gidiyor. Çocuklarımızda son yıllarda müthiş bir yetenek patlaması yaşanıyor, farkında değiliz. Bundan 10 yıl önce imam hatipli bir öğrencimle bugünün imam hatiplisi olan öğrencilerim arasında sanata dair bakış açısında müthiş bir uçurum var. Bu durumu olumlu bir fırsata çevirmeliyiz çocuklarımız yukarı mahallenin sanat anlayışına kurban vermeden yani atı alan Üsküdar’ı geçmeden çocuklarımızı güvenilir ustaların ellerine emanet etmeliyiz. Çocuklarımızın her kulvarda yetenekleri ölçüsünde kuvvetli olabilmeleri ülkemizin bekası açısından çok önemlidir. Önümüzdeki yıldan itibaren elimden geldiği kadar sanatı, tiyatroyu çocuklarımıza aşılayacağım.

Sözlerimdeki yukarı ve aşağı mahalle örneklemesini verirken çocuklarımız arasında ayırım yapmak gibi bir gayem asla yoktur. Ben İstanbul’da gecekondularda sokak kültürüyle yetişmiş biriyim yukarı mahalle diye örnekleme yaptığım şey aslında apartmanlarda yaşayan bize göre zengin olan çocuklara örnekti. Yukarı mahalle, aşağı mahalle çocukları yetişme ve yaşam tarzları sebebiyle farklı olsalar da aslında hepsi bu toprağın çocukları. Ve bu toprağın çocuklarına sanatın düsturunu anlatırken Allah korkusu olan, hakkı hukuku bilen, alkışları asla vicdanının önüne geçirmemeye özen gösteren öğrenciler yetiştirmeye gayret edeceğim. Herkes hayat sahnesinde iyi birer oyuncudur. En nihayetinde Allah’ın vermiş olduğu nefes ölçüsünde çıkıp oyunumuzu oynuyoruz ama nasıl oynuyoruz? Bakın hayat sahnesinde öğrendiklerimizi tiyatroda aktarabileceğimiz bir hayal sahnesi vardır. Hayat sahnesi ve Hayal sahnesi… Her iki kelimenin hayat ve hayal sahnesinden son harfi çıkarın ortaya HAYA kelimesi kalacaktır. Gerek hayat sahnesinde gerekse hayal sahnesinde gayemiz hep haya öncelikli olmalıdır. İşte Rabbım yardım ederse haya önceliğine fırsat veren öğrencileri sahnemde yetiştirmeye çalışacağım. Haya’sız bir nesil kayıp bir nesildir.

Allah muvaffak etsin hocam.

 

İnşallah, Allah razı olsun.

Üstad Necip Fazıl'ın Ehl-i Sünnet müslümanlar için fikir, iman, aksiyon gibi bir mimar edasıyla cemiyeti inşaa eden dava adamı vasıfları yanında sanat sahasında da öncü bir konumda bulunduğunu düşünüyoruz. Zira onun şiirleri gibi, piyeslerinin de bugüne kadar üzerine çıkılabildiğine şahit olamadık. ''Yüreğinizin çırpınışlarını yalansız ve riyasız eserlerinize yansıtırken, onun fikir çilesini, sanatı adına cebelleştiği duygu patlamalarını, onun tabiriyle girift bilmecelerini yazılarınıza dökmeye çalışan ve sanata dair gayemin isim babası'' diye nitelendirdiğiniz Üstad Necip Fazıl'ın bu öncü konumunun anlaşılmasının, piyeslerinin hakkı verilerek sahelenmesinin ve bu piyeslerin toplamından çıkarılacak "sanatla hizmette usül" bilgisinin, bu alanda eser verecek yeni müellifler için önemi aşikâr. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Bizim mütedeyyin camiadaki gençlerimiz sanata soyunacaksa, bir kere sanatla halka hizmet usulüne öncelik vermesi lazım. Hadislerde de “İnsanların en hayırlısı insanlara hizmet edendir.” Diye buyruluyor. Eğer hizmette sen insanların edebini bozacaksan sanatta hizmet usulünü bozdun demektir. Usül, Allah’ın vermiş olduğu sünnete riayet edilen ince bir çizgidir. Sen bu çizgi içerisinde edep mi anlatmak istiyorsun? Anlat. Eğer edebi anlatırken edepsizlikle ölçü vereceksen, gidip adaba mugayir şeyleri örnekleme yapmak için ısrar etme. Türkçemiz o kadar güzel ki her kelimeye uygun bir eş anlamlısı muhakkak vardır. İlla o cümleyi edep sınırlarını aşan konularla anlatmak zorunda değilsin. Her konunun eş anlamlısı olan bir sürü mevzu muhakkak çıkacaktır karşına. Sen eğer sanatın vasıtasıyla bir hizmet usulü güdeceksen, ben illa bunu bu edepsizlikle anlatacağım, diye ısrar etme. Anlatabileceğin şeyi usulüne uygun anlat ki akşam başını yastığa koyduğunda vicdanın sızlamasın… Yani, oh bunu yaptım alkış aldım, oh şunu yaptım para aldım, oh onu yaptım oh şunu ettim diye göbek atma. Maksat paraysa git domates sat, maksat paraysa git başka bir şey al sat. İşin gücün paraysa şayet şu anda reyting derdinde olan insanların yolundan gitme! Çünkü o Adamların ölçüsü, affedersiniz reyting uğruna insan eti pazarlamak. Senin ölçün insan pazarlamak mı? Hayır! Senin ölçün işte o sanattaki usül. Belki ilk zamanlar bu usül gereği sen on tane seyirci bulurken onlar yüz tane seyirci bulacak. Aza kanaat et. “Ya bu oyunlarla tiyatroya bir kişi bile gelmez.” Deme. Ben 1994 yılından 2001 yılına kadar seyirci bulma konusunda büyük bir sıkıntı yaşadım. Lakin kafamda koyduğum usulün o ince çizgisine sadık kaldım. Dedim ki; Yazdığım eserlerde bir kıstasım olmalı. Nedir bu kıstaslar. Milli manevi değer önceliği. İşte bu sebeple Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Ahi evran, Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri, Sarıkamış, Hala sultan vs. birçok değeri ele aldım. İlk üç oyunda Mevlana Hacı bayram ve ahi evranı anlatırken bir gece Allah şahidimdir ki dedim ki, “Tamam ben milli manevi değerlerimizi anlatıyorum ama aracıları yani suyu anlatıyorum çeşmeyi es geçiyorum.”Çeşme, Efendimiz(SAV.)… O zaman yazmaya devam ettiğim Ahmet Yesevi’yi hemen kenara koydum. Önce Efendimiz’in(SAV.) İslamiyet’i yayarken çektiği sıkıntılar neydi onları anlatacağım ve adı da Hak geldi, batıl zail oldu olacak dedim. Sonra birkaç İslam profesörü hocamızla konuştum. Sağ olsun Ankara’da Mustafa Kalfaoğlu hocamızla tiyatro oyunlarım vasıtasıyla sohbetlerimiz olmuştu bir keresinde “Hocam oyunu yazarken kıstasın hadisler olsun demişti hatta ayeti kerimelerin içerisindeki önemli hadiseler de sana çok büyük yol gösterecek’’ demişti. O günlerde oyunu yazarken insanlar tarafından en sevilen yönümü kullanarak Efendimizi(s.a.v) anlatacaktım. Eser ortaya çıktı… Sonra birkaç hocama gösterdim. Hepsi de “Hocam çok güzel olmuş.” dediler. Sonra o sene repertuara koymak için listeyi Belediyeye gönderdiğimde hayatımın en kötü üç ayını geçirdim. Her zaman olduğu gibi oyunlarım kabul edilmişti ama Efendimiz’i(SAV.) anlattığım oyun kabul edilmemişti. Hem de oyun provalarına başlamışken. Açıkçası o güne kadar hiçbir oyunuma olur ya da olmaz diye bir itiraz gelememişti. Özgürdüm o konuda, hiç kimse itiraz etmezdi ve ne yazdıysam ne ettiysem arkasında durdular ama bu oyun kabul edilmemişti. Çıktım görüştüm yetkililerle, dediler ki:“Hocam kabul etmemek gibi bir şey söz konusu değil. Lakin korkuyoruz.”“Niçin korkuyorsunuz?” dedim.“Ya oyunda anlattığın hadisler yanlış anlaşılır itiraz edenler çıkar o sebeple oyunu repertuardan çıkar dediler. Benim 25 yıl ısrarla arkasında durduğum şey sanat yoluyla hizmette usül. Kusura bakmayın izin veremem usulüm bu benim. Eğer istemiyorsanız, tıkanırım ve bundan sonra hiç bir şey yazamam. Ben bu eşiği aşamazsam ondan sonraki her şey benim için bitik.” dedim. Neyse 1-1,5 ay makama gittim,geldim. En nihayetinde şu karar alındı: Oyun önce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından incelesin. Kabul dedim ama şimdiye kadar Diyanet İşleri Başkanlığına ilk kez bir tiyatro oyunu eseri incelemesine gidiyordu. Eseri gönderdik. İncelemeden sorumlu daire başkanı çağırdı.“Hocam bu ne? Siz bunu baskıya mı vereceksiniz?” dedi. Dedim ki, hayır. “Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda basılmasını mı istiyorsunuz? Bizimle ne alakası var?” Bende oynanabilir olmasını incelemenizi istiyoruz dediğimde olmaz demişlerdi. Bende o gün ilk defa bir torpili devreye soktum… Bu Hüsrev’in bir ricasıdır ne olur inceleyin.” Dediğimde oyun izleyen hocalarımız incelemeyi kabul etmişlerdi.. Açık söyleyim benim açamadığım birçok kapıyı Hüsrev sayesinde açmışımdır. Neyse denetleme kurulunda iki tane hadisin sıkıntılı olduğunu geri kalan oyunda bir sıkıntı olmadığını söylediklerinde sıkıntılı hadisleri çıkardım ve oyunu sahneye koydum. 2 yıl sahneye kaldı. Oyunun ismi:“Asr-ı Saadet (Hak geldi batıl zail oldu)” idi. Oyun günleri perdemiz her defasında en az 10 dakika geç başlardı. Neden biliyormusunuz? otoparktan buraya yarım saatte anca gelen dedelerimiz nenelerimiz vardı. Oyun çıkışında, torunlarına ya da oğullarına şöyle ricada bulunurmuş büyüklerimiz: “ başka oyun ne zaman bir daha gelelim tiyatroya.” Hayatında bir kez bile tiyatro görmemiş insanlardan bahsediyoruz. Yani, ölçü hizmette usül… Bak ben istediğim her şeyi yazabilirdim ama yazdıklarım bir yerde geldi, tıkandı. Şehir tiyatrolarında, devlet tiyatrolarında, Efendimiz’i(SAV.) anlatan bir oyun bugüne kadar sahnelenmemiş. İnsanların tek hatırladığı Çağrı filmi, birkaç tane İran kaynaklı eserler. Başka da yok! Tiyatro sahnesinde Efendimiz’i(SAV.) anlattım. Hiç kimse de tek bir kusur bulmadı Allah’a şükür… İşte hizmette usül budur… Sanat mı icra ediyorsun, al sana sanat yahu! Al sana sanat... O kadar çok derya var ki sen yeter ki bakmayı bil…

Eserlerinde elmayı, portakalı anlatıyor insanlar, ama sadece kabuğuyla uğraşıyorlar. Çekirdeğe girmiyorlar... Herkes dış kabukla, herkes dünyalıkla meşgul… Ya bırak kabuğu, kardeşim içeriye gir içeriye! Bırak kabuğu anlatan zebil gibi insanlar var bırak anlatsınlar sen İnsanlara dokun ve dokunurken insanlar kabuğa değil çekirdeğe dokunmanın hazzını yaşasın… Kabukla uğraşanlar çekirdeği yani tohumu görmezden geliyor. İşte eserlerimde çekirdeğin güzelliğini anlatırken Üstad’ın eserlerinde ki duygu patlamaları rehberim oluyor. Üstadın çilesinin anlatırken yaşadığı duygu patlamaları gördüklerim beni bir şekilde ayakta tutuyor.Sanatta özgürlüğü savunanların eleştirilerine bakmadan daha, daha, daha ileriye gitme gibi kaygım olmadığı için duruşumdan taviz vermiyorum… Mevzu, bu…

Sol cenahın çoğu alanda olduğu gibi sanat alanında da kendi sapkın fikirlerini yayan ve yaşatan organizasyonlara ziyadesiyle destek olduğunu, hakkı ve hakikati ölçü edinip bu doğrultuda hareket eden kişilere ve gruplara da sanatçı kimliği de olsa dünyayı dar etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu konuyu hem sol cenahın "sanata ve sanatçıya özgürlük"temalı sahte sloganları hem de bizim cenahın kendisinden olana yeteri kadar destek olmaması açılarından değerlendirebilir misiniz?

 

Çocukluğumuzda yukarı mahalleyle oynadığımız futbol maçlarında haksız bir rekabetimiz vardı onlar her defasında bizden fazla gol atarlardı. Yukarı mahallede örneğine binaen teşbihte bulunarak bu mahalleyi sol cenahtaki arkadaşlar olarak kabul ediyorum. Çünkü onlar sanat denince kasım, kasım kasıldıkları için bizden hep yukarda olurlar be bizlere tepeden bakarlardı… Yıllarca biz hep aşağı mahallenin çocukları olduk. Onlarla rekabet ölçüsüne denk eserler sahneye koyduğumda huzursuzlukları başlamıştı ama buna rağmen karşıma çıkıp “ uzun saçlı meczup; senin yaptığın şey sanat değil, Sanatın sınırı olmaz sanat özgürlüktür’’ demeye başladılar. Üstad yukarı mahallenin sanat aşığı sanatçılarının bu sözlerine Bir Adam Yaratmak oyununda bakın ne güzel cevap vermiş “Ben sanatı hayattan başka bir şey sanırdım. Hürriyetlerin sonu... Aciz bahtımın ulaşamadığı bir yer. Orası irademin bahçesiydi. Orada, oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk gibi başıboştum. Orada kulluktan çıkıyor gibiydim.” Üstad’ın bu sözü, şimdiki sol cenahtaki arkadaşlarımızın rehberi aslında. Onların tek derdi özgürlük. Sanat özgürlüğü savunur ve muhalefet görevini yürütür o sebeple sanatçı muhaliftir. Muhalefet kaynaklarının tek besin kaynağı son yıllarda Sayın Cumhurbaşkanının siyaset düsturu olmuştur. Reis hiç beklemedikleri şekilde her defasında ters köşede bırakmıştır onları. Ben çoğu zaman sosyal medyada gerek Gezi olaylarında gerekse 15 temmuz sürecinde Reisten yana ravır koyduğum için ben gibi az sayıda sanatçılara“En büyük bela sizsiniz.” Demeye başladırlar. Niye?” diye sorduğumuzda, “Sanatçı muhalif olmalı. Ama siz yalakasınız, koyunsunuz, şusunuz, busunuz…” Ya bir dakika kardeşim! Tamam kabul Sanatçı muhalif olmalı sözünüzü kabul ediyorum. Sanatçı sanatıyla kendini gösterebilmelidir, doğru. İyi de kardeş, benim muhalif olmadığımı nereden çıkardınız? Bende muhalifim! Ama sizin gibi düşünenlere muhalifim dediğimde çıldırıyorlar. Muhalif yönümü onlara soracak değilim her halde. Bu nedenle gezi olayları döneminde ençlik parkındaki tiyatro binasının önünde sabahlara kadar beni beklediler. Çok kötüydü o dönem. İlk üç gün ne tehditler alıyordum. Bana ustalarım muhalif olmayı öğretti ama ben size muhalifim. Çünkü sizin yapmış olduğunuz şey, sanat değil! Nasıl sanat değil? Ya tamam sanat kardeşim de, benim yaptığıma sen sanat değil dersen ben de senin yaptığına sanat değil derim. Sen sanat mı icra ediyorsun, yap kardeşim! Sana yapma diyen yok. Beni niye tu kaka yerine koyuyorsun? Benim yapmış olduğumu neden hor görüyorsun? Ve benim siyasi görüşümü neden görmemezlikten geliyorsun? Aslında sebebi belli sanat dünyasında sizlerle aynı görüşte olmayan insanlara alışık değilsiniz.

25 yıl önce sayın başkanımı Melih Gökçek Beyefendi, Ankara da katıldığım bir festivalde beni seyrettikten sonra bana çok güzel bir teklifte bulunmuştu. Bu güzel teklifi halkımın yararına olmak şartıyla güzel değerlendirdiğime inanarak elimden geldiği kadar ilmek ilmek, bu mekruh binayı tiyatro haline getirdim. Bu tiyatronun bu hale gelmesini sağlayan açıkçası Ankaralı seyirciler, bizim halkımızdı. Bir halk tiyatrosu haline getirdim. 31 Martta bir seçim oldu ve bana destek olan anlayış seçimi kaybetti. Bende seçene ve seçilene hak verip çeyrek asırdır sahne aldığım tiyatrodan ayrılma kararı aldım. Mansur Yavaş Bey kazandı. Kazandı, tamam… Ama ne oldu? Ne oldu, çok acı şey ki seçilenden hiçbir şey duymuyorum. Belediye Başkanı bana hiçbir şey demiyor. Ama yaklaşık 25 gündür malum sanat camiasının ağzı salyalı fertlerinin tehditlerine maruz kaldığımı her defasında söyledim. Sanat camiasının etmediği küfür kalmadı. Parktan çıkarken önümü kestiler ve “Sen hala burada mısın?İlla arkana teneke mi bağlayacağız?” dediler. Ve yazdıkları paylaşımları bir görseniz… Artık yeter dedim ya! Yeter! 25 yıldır kazanamadıklarının hırsıyla malum camia saldırıyor sebep ne gelip sanat nasıl yapılır ispat etmek derdindeler. Madem öyle çekileyimde biraz da onlar çalışsın. Çünkü ben olduğum zaman ne onlar benimle nede ben o malum sanat camiasıyla çalışamam. Çünkü onların sanata bakış açısıyla benim bakış açım çakışıyor. O yüzden sanat anlayışıma sonsuza kadar saygı duymayacaklar. Duymasınlar duymalarınıda anlıyorum çünkü ben “Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış…” sözündeki o manaya erişmeleri için çok çalışmaları lazım. Anlamadıkları sürecede ben onlar için uzun saçlı, meczup olarak kalacağım. Allah’a şükür hiç de şikayetçi değilim! Beni sokakta gören meczup cümlesini cismime yakıştıramaz, daha çok solcu kimliğini yapıştırırlar. Kim ne derse dedin Ben, elimden geldiği kadar milli manevi değerlerini ayakta tutmaya çalışan, kendi bildiği doğrularını sanatına aktarmaya çalışan meczup bir insanım.

Bana meczup diyen solcu kardeşlerimiz Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin tiyatro kadrosuna bir baksın. Ben Tiyatro anlayışımı sanatıma yansıtıyorum ama ayırım asla yapmıyorum. Tiyatromda Alevi kökenli kardeşimde var, solcu kökenli kardeşimde var, mütedeyyin kesimden kardeşimde var ülkücü kardeşimde var. Yani Ahmet de var, Alide var Mehmet de var, herkes var... Bana meczup diyen Solcu arkadaşlarla da sanatım ölçüsünde çalışırım, sorun değil. Ama yeter ki benim sanatıma saygı duysunlar. Sen şusun, sen busun… Açıkçası payesi, “Sanatçısın” lafına da takmıyorum. Bunu takdir edecek olan Allah… Elimden geldiği kadar sanatımla ayakta durdum, bu saatten sonra da onlara şirin gözüküp mesleğimi yürütmeye çalışacağım. Ayrılma serzenişlerimi açıkladığım günden beri belediyenin üst makamlarından hiç kimse duyurularımı dikkate almadı. Hiç kimse de git ya da kal da demedi. Temmuz gibi emeklilik başvurumu yapıp gideceğim. Allaha ısmarladık. Tek üzüldüğüm şey ayrılma kararımı verdiğim zaman gelen Mesajlar… O mesajlar sebebiyle ilk üç gün kendime gelemedim her gece mesajları ağlayarak okudum. Hele bir mesaj var ki; Mesajı yazanın rahmetli babası o yıllarda inşaatta çalışıyormuş. Bir gün tiyatromuzdan bir liraya 5 tane bilet almış ve o zaman ki biletin fotoğrafını da mesaj olarak atmış. Kız gelmiş şimdi 35 yaşına ve diyor ki hocam sizin o 1 liraya aldırdığınız bilet sayesinde ben tiyatro ile tanıştım. Üstadla tanıştım, en büyük acım sizi bir daha o tiyatroda görememek. Bu çok kötü bir şey, çok acı ama bunu yaşamak zorundayız. Gelen sol cenah tan insanların burada tiyatro yapacaklarını tahmin ediyorum. Yapacaklar ama bakalım nasıl yapacaklar. İnşallah benim geride bıraktığım öğrencilerime sorumluluk verirlerde, hocalarından aldıkları düsturu sahneye dökerler.

CHP hassasının okşadığı kediyi okşamayı bile zül kabul eden bir hareketin mensupları olarak karşınızdayız. CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediyesini kazanmasının ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkent Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevinizi bıraktığınızı duyurdunuz. Belki de bütün ömrünü CHP ve temsil ettiği mana ile cedel ve mücadele içerisinde geçirmiş bir dava adamının tiyatrolarıyla özdeşleşmiş birinden de aksi bir tavır beklenemezdi zaten. Kurucusu olduğunuz tiyatrodan ayrılma kararı almanızdaki temel saikler nelerdir, size bu kararı aldıran süreç ve bu süreçten sonraki gelişmeler ve şahsınıza yapılan saldırılar hakkında neler söylemek istersiniz?

 

1996’dan beri sanatıma dair bir çizgi çizmişim kendimce. Üstad’ın 40 yaşından sonra yakaladığı o sanat çizgisini hüsrev sayesinde kafamda yüreğime nakşettim. Bakın 1994 ve 2000 yıllar arasında beni Sayın başkanımız melih bey değil de bugün ki gibi CHP li bir belediye çağırmış olsaydı gelir çalışırdım. O dönemde benim fikir yapım buna müsaade ederdi. O dönem içerisinde sahnede ufku olmayan ideallerine sarılmayan aman ya sahne işte ne olsa oynarım modundaydım. Yani gönüllerini de hoş edecek şeyleri yapardım. Ama bu saatten sonra yapmam, yapamam! Şuan ki düşünce dünyam buna müsaade etmez. Benim bir oyunu yazarken kenara çekilip ya dur, suyun damlasını yazıyorsun çeşmeyi yaz, çeşmeyi yazmak varken suyla ne uğraşıyorsun, deyip bir gecede repertuar değiştirebileceğim bir özgürlüğü ben bu saatten sonra bu yapı içerisinde bulamam. Yani ben şimdi Ahmet Yesevi Hazretlerini yazıyorum ve önümüzdeki yıl Ahmet Yesevi Hazretlerini sahneye koyacaktım. Ama bu dönemde oynayamam, oynatmazlar izin vermezler. Biraz da yaşım ilerledi artık. 30 yaşında geldim ben buraya, 32 yaşında Hüsrev’i oynamaya başladım. 54 yaşındayım ve hala Hüsrev’i oynuyorum. Üstad eserinde Hüsrev karakterine 40 yaş olarak yazmış ben ise geldiğimde 30 yaşındaydım. Geçen ay hüsrevi son kez oynadığımda 54 yaşındaydım. Yani aradaki dengeyi elimden geldiği kadar ayakta tutmaya çalışıyorum ama Hüsrev’in 40 yaşındaki olayı benim çıtamı ister istemez aşıyor artık. Yani en fazla 1-2 yıl daha belki oynarım ondan sonra artık Hüsrev benim yaş oranımın altında kalıyor. Önümüzdeki yıl Allah izin verseydi Bir Adam Yaratmak değil de Üstadın Ahşap Konak eserini oynayacaktım. Ahşap Konak’taki büyük baba karakteri bu yaştan sonra benim için biçilmiş kaftan. Oradaki dede karakterini gözüme kestirmiştim. O karakterde benim için bir Hüsrev’di. Şimdi sıkıysa Büyükşehirde oyna hadi Ahşap Konak’ı!. Hemen ertesi gün yolumu kesmeye başlayanlar çıkar yine. Çünkü içindeki bütün her şey CHP’nin eleştirdiği, yok etmeye çalıştığı o dönemin siyasi erkiyle halkın mücadelesi var. Bugüne kadar salonumda her oyunum kapalı gişe olarak oynadı ve seyircilerden hiç bir tanesi kalkıp hop ne yapıyorsun sen demedi. Ama artık eskisi gibi güvenemiyorum.... Adam gelir ve kalkar salon içerisinde bir iki laf söyler al başına belayı. Ne yapacaksın? Hadi bakalım soruşturma! Hiç gerek yok bunlara. Rabbim başka kapıyı da açar. Mehmet Tahir İkiler’i Mehmet Tahir İkiler yapan Ankara’ysa bir o kadarda sanatımın isim babası da Üstad Necip Fazıl’dır. O yüzden bu iki şeyi artık bu saatten sonra bozamam. Neyin mücadelesini vereceğim ki beni anlamayan insanlar karşısında? Çoğu arkadaşım kızıyor, ya arkadaş niye çarpışarak çekilmiyorsun, diye. Öyle bir meydan değil ki. Çarpışarak çekilebilmemizin tek şeyi şu: ben burada oyun oynamam için yukarı makamlardan izin alacağım hadi izin vermedi. Bilet satacağım, kendi kafama göre satamam ki. Neyin mücadelesini vereyim? Ben buradan bilet satabilmem için belediyenin onayı lazım. Hangi oyuna bilet satacağım? Onların istediği oyunu da bu saatten sonra ben oynamam, oynayamam… Kafamdaki şey bu saatten sonra artık bardağın dolu tarafına bakmak. Ben dolu tarafındayım. 25 yıl bana çok şey kazandırdı. Mehmet Tahir İkiler bu saatten sonra kendini öğrenci yetiştirmeye adayacak. Her şey de vardır bir hayır. Teşekkür ediyorum. Buradan ayrılmama sebep anlattıklarımla sınırlıdır açıkçası. Onlara da ifade ettiğim sol cenahtaki arkadaşlarıma da saygı duyuyorum. Bana karışmasınlar, herkes kendi mahallesinde top oynasın diyeceğim ama bu sefer de diyecekler ki bölücülük... Bölücülük değil derdim ben, sanatımı kendi mahallemdeki anlayışıma göre yapıyorum. Saygı duyma ama beni karalama, ben sana bir şey demiyorum ki. Git sanatında özgürsün ne yaparsan yap.

Hepimizin bu nahoş duruma düşmemizde hatası var bu saatten sonra elimizden geldiği kadar iyi örnekler verebilecek sanatçıların yetişmesine olanak tanıyalım. Sanat anlayışlarını hakkın rızasıyla usulünce anlatabileceklerinin örneklerini gösterelim. Yeni Necip Fazıl’gibi genç nesillerin sanat dünyasında yetişmesine olanak tanımalıyız.

Üstadın tabiriyle;

bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

"zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik..

Bir yerlerden başlamak lazım tabii…

 

Ben neden başlayamadım? Yirmi beş yıl tiyatro, sanat, sahne… İşte o yüzden Rabbim diyor ki,senin imtihanın yirmi beş yıl, sen de tiyatro dedin, tiyatro kurdun. Al sana seyirci, al sana tiyatro. Eline ne geçti? Tamam insanlar mutlu oldu. Bu güzel bir şey ama ilerisi yok. Bir tane daha oyun yap gene gelip seyredecekler. Seyredecekler, izleyici olmayacaklar. Yanında olup seninle birlikte takip etmeyecekler. Öğrenci göndermeyecekler… Bunu yapmamız lazım bizim. Bu da belki buna bir vesile olur. Bakalım, mücadeleye devam... Çok teşekkür ediyorum.

Allah sanat ve hayat mecrasında verdiğiniz mücadelenizde yardımcınız olsun hocam.

Son Tweetler

Milli İrade, Kadem’i Yuhaladı - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Temmuz 2019 https://t.co/jIiOyIMo0E https://t.co/xel1zCjzmD
Kıbrıs, Girit Olmasın! - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Temmuz 2019 https://t.co/7q35ny8QDv https://t.co/vIDTGu5jhI
Ak Parti İhtiyarladı mı? - Servet Turgut Seriyye Dergisi - Temmuz 2019 https://t.co/vzZaTgT5z7 https://t.co/xkdzY4Fcd8
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler