Bu sayfayı yazdır

Mülteci Meselesine Başka Bakış

Yazan: 08 Nisan 2021 756

Bir gün kaldığım öğrenci yurdunda televizyonda bir akşam haberi vardı. Çevremdekilerin yüzlerinin gülmesine, benimse öfkeyle karışık hüznümü mırıldanmama sebep olan bu haber ülkemizin en batısından geliyordu. Avrupa’yla ipleri iyice gerilen hükümet, sınır kapılarını tek taraflı açma kozunu oynadı. Çok geçmeden İçişleri Bakanı, 70 bin göçmenin sınırı geçtiğini açıkladı. Meriç Nehri üzerinden Yunanistan sınırına ve oradan da Avrupa içlerine geçmek isteyen otobüsler dolusu muhacir. Çeşit çeşit milletten Sünni Müslüman. Suriyelisi, Afgan’ı ve Afrikalısı.

Hükümetin onlara yol vermesi kadar beni üzen bir durum da onların Avrupa’yı tercih etmesi veya etmek zorunda kalması… Daha müreffeh bir hayat talebi… Orda kimi kimsesi olmayan bu insanlar niçin gidiyorlar Haçlı’nın ocağına, Papa’nın kucağına...

* * *

Batımızda Haçlı Avrupası, doğumuzda Çin düşmanı. Mengeneye kıstırmak için kellemizi, sarmışlar çevremizi, bağlamışlar ellerimizi. Bakın ellerimiz mesabesindeki Doğu Türkistan zulmüne. Orda olanları düşünseydi Türk milleti, gitmesine sevinir miydi Suriyeli’nin batıya. Ensar olmaz mıydı onlara. Ya olanları, olacakları bilseydi Suriyeli, gider miydi Avrupa’ya, Müslüman Anadolu’nun tek bir taşını tercih eder miydi oralara?

Kundakta bebekler, babaları anneleri tarafından götürülmekte. Yabancı bir ülkede doyacak, büyüyecek dilini öğrenecek, tabii ki inancından da etkilenecek. İslam’ın bebesi Suriye’de gözünü açtı, Türkiye’den kaçtı, Avrupa’da Haçlı’nın kucağına vardı. Bu İslam’ın kan kaybı değil de nedir?

multeci.meselesine.bakis.111

* * *

Öfkeyle karışık serdettiğimiz hüznümüzü Asr-ı Saadet’ten hicret örnekleriyle misallendirerek anlaşılır kılmaya çalışalım.

Hudeybiye Antlaşması yapılmıştı. Antlaşma maddelerinden biri de Mekke’de mümin olanların Medine’ye giremeyeceği, Medine’den Mekke’ye gitmek isteyenlerin ise gidebileceğiydi.

Müşriklerin isteğiyle Hudeybiye Sulh Antlaşması dışında bırakılan Mekke’deki Müslümanlar antlaşma gereği Medine’ye alınamadı ve Efendimiz’in (s.a.v) işaretiyle iki mübarek şehrin arasında Kızıldeniz tarafında ve kervan yolu üzerinde sık ağaçlı bir yer olan İs Vadisi’nde müşrik kervanlarını rahatsız etmek niyetiyle ikamet etmeye başladılar. Mekke’deki zulümden kurtulan yiğitler buraya sığınıyor, teşkilatlanıyordu. Hatta öyle ki sayıları git gide 300’ü buldu ve müşrik kervanlarına baskınlar vermeye ve onlara rahat ticaret yaptırmamaya başladılar.  Tabii ki bu ikameti ve baskınları tetikleyici söz ise Efendimiz'in mübarek ağızlarından döküldü. Çünkü o biliyordu ki Mekke’de Müslümanlara büyük zulümler yapılmış, muhacirlerin Mekke’de kalan mallarına el konulmuştu. Her şeyden mühimi Allah’a ortak koşanlar Allah’ın arzında rahat yaşamamalıydı. Ya Müslüman olunacak ya da cizye ödenecekti her halükârda İslam’ın hakimiyeti tanınacaktı.

İslam’ı dünyaya hakim kılma isteği Müslümanın temel yaşam gayesidir. Bu gayede düşmanın ekonomik yollarını da kesmek gerekir. Efendimiz’in başında bulunduğu Hayber Seferi’nde de teslim olmayan Yahudilerin, evlatlarından daha çok sevdikleri hurma ağaçları kesilmişti. Kesilmişti ki moral kaybetsinler ve daha çok ağaçlarının kesilmesine dayanamayıp teslim olsunlar. Yine aynı seferde Hayber’in en son fethedilen ve en sarp kalesi olan Kulle’ye Yahudiler sığınmış ve çarpışmak için çıkmıyorlar, kuşatılan kale de bir türlü ele geçirilemiyordu. Nihayet alınan istihbarat neticesinde kalenin su kaynağı tespit edilip kesilmiş ve çaresiz kalan düşman çarpışmak için kaleden inmiş ve yenilmişti. Bir başka zaman ise bölgenin bakliyatlarıyla meşhur kasabalarından bir zengin Müslüman olmuş, Mekkeli müşriklere gıda-erzak satışını çevresine yasaklamış, onları boykot edip ciddi açlıklar yaşamalarına sebep olmuştu. Hatta Mekke’nin ileri gelenleri açlığa dayanamayıp bu boykotun bitmesi isteğiyle Mescid-i Nebevi’ye elçi gönderip durumlarını Efendimiz’e (s.a.v) arz ettiler.

Görüldüğü gibi kervan basmak ve ağaç kesmek, su yolunu iptal etmek ve boykot etmek gibi filler göze ilk etapta hoş gelmese de mesele İslam’ın arza hakimiyeti ve Müslümanların izzeti olduğunda cevaz verilmiş, teşvik edilmiş hatta bizzat Habibullah (s.a.v) tarafından tatbik edilmiştir.

İslam’ı en güzel yaşayan Ashab-ı Kiramın yaşantısında, ağyarını köşeye sıkıştırıcı usullere değindik. Hakkı yüceltmenin arsası olmayacağını gördük. Peki mülteci meselesinde Batı’yı köşeye sıkıştırıp hakkı yüceltmek nasıl olabilir?

Her tarafını saran zinalar ile toplumunun hayat damarlarındaki kanların çekildiği, evliliğin azaldığı, boşanmanın arttığı, nüfusun ve iş gücünün azaldığı Avrupa’ya mültecileri salmak, Batı’nın nüfusuna destek, ekonomisine ucuz işçi, teknolojisine beyin göçü olmaz mı? Hatta göç eden neslin torunları ve onların çocukları da ilerde Batı’nın Hristiyanları olmayacaklarını kim söyleyebilir? Onların okullarında Hristiyan eğitimine göre yetişen, helal-haram ayırt etmeden beslenen çocukların başka nasıl olması beklenir ki? Şöyle bir hayal edelim; Mekke’den Medine’ye değil de tersine Medine’den Mekke’ye ekonomik ve siyasi sebepli bir göç olsaydı, nüfus bakımından Mekke’nin değil de Medine’nin hayat damarları kesilseydi, ekonomik bakımdan Mekke müşrikleri değil Medine Müslümanları muhtaç olsaydı Mekke’nin fethi gerçekleşebilir miydi?

Bu böyle iken mültecileri salmak maksadıyla kapıları açmak Avrupa’ya tehdit değil ödüldür. Şükür ki onlar faşist ve alkolik zihinlerini toparlayıp düşünemiyor ve yabancıların ülkelerine gelmelerini istemiyorlar.

Müzmin Fikirsizlik ve Doğu Türkistan

“İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanırsın.” diye klasik bir söz var ya, ne kadar da doğru.

Sanki mâzimizi ve âtimizi aydınlatıyor. Ak Parti hükümeti iktidarının ilk zamanlarında, haliyle Kemalizm karşısında muktedir değildi. Başlarda kalbi ile tasdik etmeden onların yaptığını yapmaya, onlara hoş görünmeye, onlar gibi yaşamaya başladı. Yıllar geçti ve artık inandığı gibi yaşayamadığı için yaşadığı gibi inanıyor ve yeni türettiği ucubelerle onu cansiperane savunuyor. Kemalizm meselesinde yaklaşık 20 yıldır tedricen olanları gördük şimdi ise Çin Komünist Devleti karşısında Doğu Türkistan meselesindeki tutumu ne peki? Çin karşısında da Kemalizm karşısında olduğu gibi güçsüz. Ve bu konuda Çin aleyhine bir hareket yapamıyor. Peki eli ile düzeltememesini reel-politik çerçevesine sığdırarak anladık diyelim. Dili ile de “Türkiye’de Çin aleyhine iş yaptırmayacağız” demeye başladılar. Yani dili ile de Uygur kardeşlerimize yapılanları duyurmaktan acizler. Peki el ve dili ile yapamadığı gibi geriye, imanın son noktası olan kalbi ile tasdik etmek kalıyor. Doğu Türkistan meselesini destekliyor mu? Son günlerde öyle vahim olaylar izledik ki buna da müspet bir yanıt verememekten korkarım. Türk polisi tarafından yaka paça alınan kadınlar erkekler Doğu Türkistanlı eylemciler, yasal eylem haklarından mahrum bırakılmalar, TBMM’ye gelen, suçluların(!) Çin'e iadesi kanunu ve daha neler neler...

multeci.meselesine.bakis.222

Fikirsiz iradeleriyle vardıkları yer ancak Kemalizm’in kucağı oldu. Zamanla onu pay pay bölebilecekken ele geçen fırsatları bile değerlendirememe ve Kemalizm’e gol pası verme şeklinde gelişti. 15 Temmuz darbe girişimini millet iradesiyle atlatıp süreçten daha da güçlenerek çıkmışken darbeye karşı çıkamamış, en az alkışlamak suretiyle bile olsa destek vermiş Kemalizm’e yumruğu indirebilecekken sanki olanları Fetö’nün kirli İslam anlayışını Türkiye’de hakim kılmak için Türkiye’yi ele geçirmesi olarak değil de Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik düzenini değiştirmek istemiş gibi yansıtıp İslam’ı güçlendirmek yerine CHP’nin demokrasi söylemini güçlendirmişsin. Lağvedilmesi gereken parti ve zihniyetlerle Samsun’da 19 Mayıs birliktelikleri yapmış, katılmaktan çekinen Kemal Kılıçdaroğlu’nu bile Yenikapı mitingine zorlamışsın. Olanları niyet bozukluğu olarak değil de devleti idare eden mutlak fikrin yoksunluğu olarak görüyoruz.

En barizi, 15 Temmuz şehitlerimize özel bir isim vermek gerektiyse Milli Birlik Şehitleri veya Milli İrade Şehitleri gibi manevi ve milli duygularımızı yansıtacak isimler verilebilecekken, sanki biz millet olarak sokağa demokratik düzeni korumak için çıkmışız gibi şehitlerimize Batı aklının uydurması bir kavram olan “Demokrasi” adını takmışlardı ki devlet reisi fark edip vazgeçileli çok olmadı.

 Yani şaşılacak bir durumdur ki celladına aşık olma sendromunu duyduk fakat düşmanı mağlupken ona aşık olmak ve el uzatıp kaldırmak nedir onu görmüş değildik. Bunu ancak yazının başındaki ifadeyle niteleyebiliriz; İnancını yaşayacak kadar omurgalı değilsen, yaşadığına inanarak sürünmeye mahkumsun!

M. Sefai Aydoğdu