Bu sayfayı yazdır

İmtihandayız: İhtiyâren, Mücadeleye Devam!

Yazan: 29 Nisan 2022 499

Batıl olan güçlü de olsa batıldır. Hak olan güçsüz de olsa haktır! Batılın, her dem batıl olmasına rağmen, her dem hak olan hakkın karşısında devir devir galebe çalması ise sadece Allah’ın imtihanıdır. Hakkın, hadd-ı kemâl halinde bulunduğu Peygamberler Peygamberi devrinde bile bu imtihan cari idi. Öyle olmasaydı, bazı defalar Peygamberler Peygamberi ve Sahabîleri üzerine küffar galebe çalabilir miydi?

Bu imtihanın belirttiği hikmetlerden yalnızca biri şudur ki; eğer hak, daimi bir suretle batılı galebe çaladursaydı, cümle âlem onun hakikat olduğunu zaruri olarak kabul etmek durumunda kalır, böylece cümle âlemi zaruriyatın ortaya çıkardığı Müslümanlık siloları kaplardı. Oysa Allah, zaruretle kabul edilen dinden pek de razı olmaz. Allah, daha çok dinini ihtiyârıyla kabul edenden razı olur. İhtiyârıyla din kabul etmekse zordur. Zaruriyattan din sahibi kişilerin, manav reyonunda sebze mıncıklar halleriyle teşhis ve tecride giriştikleri bir vasatta, ihtiyârattan din sahibi kişiler, eşya ve hadiseleri tek tek zihin imbiklerinden süzer, sonra onları kalp gümrüklerinden tek tek aşırır ve asli yerlerine yerleştirir… Peygamberler Peygamberi’nin, seçilmiş Peygamberler Peygamberi iken:

“Allah’ım! Bana batılı batıl olarak gösterip, ondan kaçınmayı, hakkı hak olarak gösterip, ona tabi olmayı nasip et! Bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!”

Diye Allah’a yakarışları, bu nevi bir ihtiyâratın ufkunu da tuttuklarını göstermez mi?

Anlayacağınız; “dünya süper gücü” olarak listeye tek bir Müslüman ülkenin dahi giremediği bu devir, yani üçüncü bin yılın ilk çeyreği, hakkı tutanlar için zor bir devirdir. Bu devrin harareti, zaruretten din sahibi olanların buz kalıplarını eritir durur. Ama aynı hararet, ihtiyâren din sahibi olanların madenine kor olur. Madenleri nasıl kora tutup ayarını ortaya çıkarırlar, Allah da, kendine malum olsa da, kullarını zora karşı tutarak ayarlarını ortaya çıkarır. Şöyle içinizden dışınıza bir baksanıza: Nefs, heva, heves, şeytan, ins-ü cin, musibetler, Kemalizm, Amerika, Rusya, Avrupa Birliği, İsrail, Hindistan, Çin… Bu devirde hakkı tutan insanlara ne menem maddî ve manevi belalar musallat… Peki, bütün bunlar, hak-batıl mücadelesinin muvacehesinde niye var?

Diyoruz ya; imtihan için var! Kâfir olan mümin olandan ayrılsın diye, münafık olan muhlis olandan ayrılsın diye, zaruretten inanan ihtiyârdan inanandan ayrılsın diye, ibadet ehli olan ehl-i aşk olandan ayrılsın diye ve dahi, Allah’ı Allah için sevenler ile nefsi için sevenler ayrılsın diye!

Yoksa Allah’ın elbette, hakkı her daim batıla galebe çalmaya gücü yeter! Tevekkeli Allah öz kitabında dememiş:

“Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştırmazlardı. (Resulüm!) Biz seni, onların bekçisi yapmadık ve sen onların yaptıklarından da, sorumlu değilsin…” (Enam-107)

Ama işte Allah böyle dilemedi ve arz devir devir, Allah’a savaş açmışların sultası altına girdi. Hep imtihan… Bu sultayı kaldırmak içinse yük, dinini ihtiyâren edinenlerin omzunda… Hep imtihan… Dedik ya; ihtiyârıyla din kabul etmek zordur… İhtiyarıyla onu taşımak, daha da zor… Ama işte bu zorluk; onu yüklendiği her an insanı zerre zerre yücelten bir zorluğa da matuf… Zorlanmadan, yücelere karışılmaz!

Evvela inanınız; Emperyalizm’in, Komünizm’in, Siyonizm’in, Kapitalizm’in, Kemalizm’in dünyayı ve yurdumuzu madde ve mana fesadına boğan toplam batılı, hakkı tutanların toplamı karşısında mutlaka galebe çalınacak! Allah bunu, bunun farkında olan ihtiyâr sahiplerinin eliyle gerçekleştirecek… Zira halis kul, ihtiyarını neye sarf ederse, Allah da önüne getirilmiş olmak manasına onu halk eder… Demek bu devirde ihtiyâren mümin olanlar, madde ve mana cihetiyle küfrün arzdaki ve yurdumuzdaki sultasını kaldırmak için fert fert ve topluluk hakikatiyle kendilerini madden ve manen geliştirecek… “Bu devirde Müslümanlar güçlü olmalı!” hıçkırığıyla başlayıp, ortalığı nefsanî edinimler öksürüğüne boğanlar beri dursun, hakiki müminlerin bu gelişimi, kendini yalınız kırdaki belalı sırtlanı vurmaya odaklamış bir irfan avcılığına tetabuk edecek… İleride lazım olur diye mesela biri kalkıp Japonca öğrenecek… İstidadına göre, hak ile batılın ölümüne cedelinde cephe sayılabilecek sayısız mevzuda da aynı… İhtiyârıyla Allah’ın dinine bürünen her bir kimse, topluluk hakikatine yaslı olarak himmetini yüksek tutacak ve hatta, İstanbul’u fetih mevzuunu hamasetinin burcundan artık indirip, aynı burca Roma’yı fetih sancağını dikecek… Uykusu ağır basıp da kendisini o anki bitmemiş ulvi işinden ettiğinde de misal, o sancağa bakıp bilenecek ve o sancaktan tevarüs ettiği tuzu göz kapaklarının altına öz elleriyle boca edecek…

Bütün bu yüksek himmetler burcuna vasıl olmak için de bilecek ki; evvela kendinde şu üç hasletin hasreti değil, vuslatı olacak: Bir; gerçek bir arif ve âlimden, çıkartma kâğıdı bir yüzeysellikle değil, ciğer yarası bir derinliğin feyziyle tefeyyüz edip, bu vesileyle şeriat ile amil olacak… İki; ilahî bir ahlâk ile tahâlluk etmenin her dem gayretinde olacak… Üç; gönlünde Allah’tan vareste huzurun otağı kurulu olacak…

Bu üç haslete vuslat etmiş haliyle de, maddeyi tesir işinin peşine düşecek ve bin meselede birer şey bilmek vasatında volta vurmaktansa, bir meselede bin şey bilmek hasatında ter dökecek…

İçine doğru öz cehdi durmayacak; mesela bilecek ki, nefsinin bir ayıbına, bir kötü ahlâkına her ne zaman ıttıla etse, onu tebdil etmek için sa’y-ü gayret etmesi milyon keşif ve keramette bulunmasından daha hayırlıdır… Riya, kibir, haset, ucup, sum’a, yeis demeden, içinde kendisini merd-i mânâlıktan yana zayıflatan hangi düşman baş çıkarsa, öz yumruğunu o başın tepesinde patlayacak!

Dışına doğru öz cehdi durmayacak; mesela bilecek ki, devrimizde batılın kuvvetli olması görecedir, hakka bürünmüş olmak yönünden eziliyor da, hor görülüyor da, sıkıştırılıyor da olsa kuvvetli olan kendisidir ve işte tam da bu sebeple, ihtiyâren kabullendiği dinin müntesibi olarak onun görece düşmanlarına karşı buğz ve adavet tavrını da ihtiyâren sürdürecek!

Ve hakkın batılı galebesi, içli ve dışlı asaletiyle fert fert böylesi merd-i mânâların, topluluk seyirleriyle gelecek…

Unutmayalım; nasılsa Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz… Ama hesapta Allah’ın Cemâl’ine değil de, Celâl’ine dönmek de var ki, eyvah! Muradımız, Allah’ın Cemâl’ine dönmek! Bu murada vasıl olmanın tek yolu ise şu; insanlarının ekseriyetle kahr-ü Celâl-i ilahiyenin envâına mazhar düştükleri, Celâl-i ilahînin misilsiz feverân etmesinden kaynaklı olarak tek bir hayır etrafında bile bir araya gelemedikleri, Allah için tek bir hamlede bulunmanın ölümlerden beter bir isteksizlik belirttiği işte bu devrimizde, Allah’a âşıklık ve düşmanlarına karşıtlık mesleği etrafında birleşmek ve ihtisaslaşmak!

Derviş şöyle haykırırken, işte bu birlik ve ihtisasa davet eder:

“Zehirli pişmiş aşı yemeye kim gelir?”

Ve Mürşid tarif verirken gene bu birlik ve ihtisasa buyur eder:

“Bizim yolumuz tuzsuz taş yalamak gibidir!”

Allah yolunda zehirle pişmiş aşı afiyetle ve de ihtiyârıyla yiyenler, tuzsuz taşları aşk ile ve gene ihtiyârlarıyla yalayanlar, Allah’a âşıklık, düşmanlarına karşıtlık mesleğinde ne kadar birlik olur ve ihtisaslaşırlarsa, hakkın batılı galebe çaldığı günler de, derin ve gerçek müminleri alnından öpmek üzere o kadar çabuk gelecek…

Ah bir anlayabilsek; ot gelip saman gitmiş olmak manasına ihtiyarlamadan, ihtiyârımız ile bu yola revan olmak, ne güzeldir ne güzel!