Taliban… 1994’ten 2021’e…

Yazan: 25 Ağustos 2021 2233

Türkiye’de mesele konuşmak… Hele Taliban’ı? Zor mu zor iş… İnsanın, meseleyi kavratabilmek için “Allah, Âdem’i yarattı!” gibi evvelin evveli bir girizgâhla işe koyulası geliyor. Histerikli İslam düşmanlarına, kronik laiklere, mefluç sekülerlere bu da bir çare değil… Ama idrakleri iğdişe uğratılmış ve bu yönleriyle “mazlum mümin” sayılabilecek kalabalıklar için mutlaka bir çare lazım… O çareyi temin de kaydettiğimiz üzere, zorun zoru bir iş… Zira herhangi bir meselenin künhüne ermek için, hem salim bir idrake ihtiyaç var, hem de o meselenin sadeleştirilmesine, yalan eklentilerinden ayıklanmasına ve hakikatinin ortaya konulmasına...

Yani, gözlere yerleştirilen ve bakılanı değil, bakılması isteneni gösteren lensleri gözlerden çıkarabildiniz diyelim, ya gözlenenler üzerine giydirilmiş kostüm, gerilmiş perde, tatbik olunmuş sayısız şekil ve ışık oyunu ne olacak?

Taliban hususu, anlaşılmasının güçlüğü yönünden tam da böyle bir duruma müteallik… Diyoruz ya, bir kere ve tek bir dokunuşla bu meseleyi vuzuha kavuşturmak zor… Sahneyi dekor yönünden düzenlemek yetmiyor zira, sahne ışığından senaryoya kadar her şeyin değiştirilmesi ve insan idrakinin oraya, örselenen bir nesne-figüran olarak değil, insanî hakikati sergileyen bir özne-esas oğlan olarak yerleştirilmesi şart…

 “Allah, Âdem’i yarattı!” diyerek başlamayacağız ama şöyle bir girizgâh yapmak da içimizden geldi:

-Yunan Baştanrısı Zeus, Titanlar-Tanrılar Savaşı’nın bir semeresi… Babası Kronos’a isyan etmiş, göklerin ve yerlerin hükümdarı olmuştu… Boş durmadı… Kardeşi Poseidon’u denizlerin tanrısı, bir diğer kardeşi Hades’i yer altı tanrısı yaptı, Olimpus Dağı’na yerleşti ve bütün dünyayı, bitmez, sonlanmaz, hatırası silinmez bir keyfiyetle yönetti. Çapkındı, uçana kaçana sarkar, çoğu zaman işi tecavüze vardırırdı. Hatta Apollon, Artemis, Hermes, Persephone, Dionysos, Perseus, Minos, Mousalar ve büyük Herakles, Zeus’un gevşek uçkurundan fırtmış tanrı, tanrıça, yarı tanrı, ya da krallardı.

Mesela Herakles… Onu Miken kralının kızı Alkmene’den, hem de önce sefere çıkmış kocasının kılığına, sonra da bu kılıkla koynuna girmek suretiyle peydahladı.  Başka misal mi? Bir defasında gene şekil değiştirdi, genç ve güzel kız Europa’ya boğa şeklinde yaklaştı, sırnaşarak sırtına attığı gibi Girit’e kadar yardırdı, onu bir çınar gölgesine bıraktıktan sonra kendini tanıttı ve oracıkta visaline erdi. “Bütün dünya krallarının ilki” olduğuna inandıkları Girit Kralı Minos da işte, bu visalin semeresi oldu…

Yani insanî minnettarlığın, her dört yılda bir Olimpus Dağı’nda toplanıp, Zeus’a ithafen Olimpiyat Oyunları düzenlemesi boşuna değildir… Hatta bugün, Olimpus Dağı’yla sınırlı kalmayıp, Zeus’la beraber Olimpus Dağı’nı da bütün dünyaya teşmil etmek için her dört yılda bir sadece Olimpus Dağı’nda değil, her defasında dünyanın farklı bir ülkesinde toplanmaktalar…

Bugün kılık ve kılıf spordur, Antik Yunan devrinin hemen akabinde, savaş… Doğuya seferinde Makedon İskender, kendi atı Bukefolus’u mahmuzlarken, Zeus da kendi şimşeğiyle onu ensesinden mahmuzlamaktaydı. Antik Yunan dini, Baştanrısı Zeus’la birlikte ta AFGANİSTAN’a kadar götürüldü. Kendisinden sonra generallerinden Seleukos’un kurduğu krallık, bir vakit sonra Yahudilerin Judean Tapınağına (Süleyman Mabedi) dev bir Zeus heykeli dikti.  Normalde, heykel fikrine de, Olimpuslu Tanrı fikrine de karşı çıkması gereken,  kültür ve inanç piçi nevinden Helenleşmiş Yahudiler, bir vakit sonra bu heykele öfkeyle değil de, hayranlıkla baktılar ve ona “Cennetin Efendisi” dediler!  Zeus, suretler değiştirdi, saklandı, unutulmuş gibi yaptı ama Olimpus tahtlı, yenilmez bahtlı edasıyla hep yaşadı. Roma’da Jüpiter oldu. Mısır’da Ammon’du zaten, Etrüks’te Tinia…

Yenilendi ama yenilmedi!

Zeus’un, boğa kılığına girerek Europa’yı, kocasının kılığına girerek de Alkmene’yi döllemesi ve onlardan sırasıyla Minos ve Herakles’i çıkartması bir yana, “Yeni Dünya Düzeni”nde Amerika’nın döllediği şey insanlığın zihnidir ve bu zihinden çıkardığı da, asla yenilmez ama yenilenir imajıyla bizzat kendisidir:

- Zeus Amerika!

Helenistik çağın Helenleştirilmiş Yahudisi, Antik Zeus’un Judean Tapınağı’ndaki dev heykeline bakıp hayranlıkla “Cennetin Efendisi” demişti!

 Şimdi de; Müslümanlar dâhil bugünün insanlığı, Amerika’ya ürkeklikle bakıp hâl lisanıyla şöyle diyor:

“Arzın Efendisi!”

TALİBAN.sayi.33.1

Evet; ne teknolojisi, ne malî ve iktisadî kudreti, ne uçağı topu tüfeği, Amerika’ya Arz’da bir efendi gibi dolaşma imkân ve salahiyetini sağlayan en büyük gücü, cebinde değil de, insanların zihninde duran ve kendisini asla yenilmeyen, sadece yenilir gibi yapan, yenilir gibi yaptıktan sonra da daha büyük galebeler için ortaya çıkan bir şekilde algılatan Zeus imajıdır ve bu imajı, zihinlere, zihinleri döllemek üzere bizzat kendisi yerleştirmiştir!

Belirttiği zarar ziyan açısından, iki tane ikiz kulenin Amerika’ya vereceği zarar nedir ki? İki yılda, iki bin tanesini daha isterse diker mi, diker! Ama ya, “Amerika’nın, Amerika’da bile vurulabileceği” durumu bir gerçek olarak zihinlere zerk olunsa?

Şirret bir külhanbeyi, tek bir kimsedir ve bin nüfuslu mahallede ensesine tokat indirmediği kimse kalmadığı halde, tek bir kimseden bile karşılık görmemiştir?

Niye?

Çünkü mahalledeki hiç kimsede, ne onun alt edilebileceğine dair bir inanç vardır, ne de bu sebeple onu alt etmeye yönelik bir organizasyon!

Böyleyken bir gün bir genç, ensesindeki tokadın acısıyla bir anda yumruğunu sıksa ve şirret külhanbeyinin suratını indirip onu yere serse, ne olur?

Mahallelideki “yenilmez külhanbeyi” imajı zedelenir ve ense tokatlayan külhanbeyi gitgide, ensesi tokatlanan biri haline gelir…

İşte bu noktada, şirret külhanbeyinin şirret düzenini devam ettirebilmesi için üretebileceği tek çaresi vardır ve o da, yediği yumruğu, aslında başka maksadı icabı kendisine bilerek attırdığını, yere yalancıktan bizzat yattığını, türlü komplo teorileriyle birlikte mahallelinin zihnine yerleştirmektir…

Vietnam’dan Afganistan’a, yediği onca dayağa rağmen Amerika ayakta müşahhas gücüyle değil, kaydetmeye çalıştığımız imajın mücerret gücüyle kalabiliyor, dikkat!

Yani diyoruz ki; kaskatı bir vakıa olarak okyanusun ötesinde konuşlanmış Amerika Birleşik Devletleri, bir fanidir, her fani gibi ölecektir ama elbette bu ölüm, bizim zihinlerimizdeki “baki Amerika” gebertildikten sonra gerçekleşecektir!

Ve bu kaydettiğimiz, Amerika’nın bildiği ve bizim bilmediğimiz, bir hakikattir…

TALİBAN.sayi.33.2

Bir not: Taliban mücahitlerinin de tersinden ABD karşısındaki en esaslı güçlerinden biri, ABD’yi tanrılaştırıcı psikolojik projeye asla maruz kalmamaları, Holywood esaslı ve Rambo suretli bir iğdişten de idraklerinin mahfuz kalmış olması…

Allah’a dayanmak ve düşmana, şambiyeli şişirilmiş bir otoban canavarı nazarıyla değil, ne ise o hakikatiyle bakmak, otobanda değilse bile kavgada nice yollar aldırır!

Taliban’ın kavgada aldığı yollara, bu açıdan ne sebeple bakılmaz?

Bakılmaz; bakılması istenmez, çünkü böyle bir açıdan bakılırsa bu bakış herkes için yol olur ve yol olunca da herkes, ejderha sandıkları için karşısında gözlerini kapatıp yere kapandıkları Amerika isimli yaratığın tavuk olduğunu düşünüp, onu yolum yolum yolmak isterler!

Taliban’ın, 20 yıl aradan sonra ABD ve tüm Nato’ya rağmen Afganistan’ı yeniden ele geçirişi karşısında, şöyle kenara bir çekilin ve gazetecisinden vatandaşına, diplomatından bürokratına, sekülerinden dindarına genel bir bakış atın… Göreceksiniz ki; ekser kısmının kafası hâlâ Amerika’yı:

“Asla yenilmez, sadece tuzağını yeniler!”

gibi bir imajla takdis edip durmakta…

Hani olur ya; bir kötünün bir mevzuda kârlı çıkması karşısında, o mevzunun mağduruna hem teselli vermek, hem de gördüğü zararın muğlak ve geçici olduğunu hissettirmek için “Allah’ın da elbet bir hesabı vardır!” deriz ya; teşbihte hata olmaz, işte idrak iğdişine kitlesel bazda maruz kalmış insanlarımız da, burnunun üstüne her düşüşünde, kıçının üstüne her çakılışında, kuyruğu bacakları arasına her sıkışışında Amerika için “Amerika’nın elbet bir hesabı vardır!” demekte ve Amerikalının, Amerikalıya, Amerika’da alenen “Amerika’yı Afganistan’da rezil ettiniz!” diye çattığı bir bağlamda, hep birlikte adeta yenildiği bir kavgadan Amerika’ya zaferler çıkarmaya çalışmakta…

Hani görünürde Amerika’nın bir zafer yok da, bunlar gene de o zaferin varlığından emindir ve bir yerlerden az sonra çıkacak gibi de beklemektedir…

Anlayalım, Zeus Amerika, okyanus ötesindeki Olimpus’undan çok, zihinlerimizdeki Olimpus’unda yaşıyor…

30 Mart 1996 tarihine ait, cızırtılı bir ses kaydından birkaç cümle…

-Küçük bir medresedeydim… Afganistan, baştanbaşa anarşiye, yağmaya boğulmuştu. Kimse güvende değildi. Ahlaksızlık, cinayet, tecavüz sürüp gitmekteydi. Böyle bir vaziyette duramazdım… Medresedeki çalışmalarıma nokta koydum, kitaplarımı kapattım ve bir arkadaşımla, Sensigar Köyü’nden Zangavat Köyü’ne kadar çıplak ayaklarımızla yürüdük… Başlangıç böyle oldu. Burada, Talukan Köyü’nden Server isimli birisinden motorunu ödünç aldık… Bu motorla da başka bir köye gittik… Bu köyde arkadaşıma, şu medreseye gidip talebelerle bir konuşalım dedim. Sabah vakti, bir medreseye gittik… On dört talebe vardı orada… Onlara, vatanımızın artık yaşanmaz bir hale geldiğini anlattım. İnsanlar, dinlerini yaşayamaz olmuştu. Topluma anarşi hâkimdi. İnsanlar sokak ortasında öldürülüyordu. Cesetlerini kaldırmaya bile korkuyordu diğer insanlar… Onlara bu vaziyette ilim yapılamayacağını söyledim. Ve sadece sözle bu fesadın giderilemeyeceğini… “İlme ara verelim!” dedim. Evet, paramız yoktu… İnsanların bize yiyecek verebileceğine dair bir teminatımız da yoktu. Kimseden zorla bir çöp bile alamazdık… Ancak gönüllü verilenleri kabul edebilirdik… Yol uzundu.  Buna hazır olup olmadıklarını sordum. Cesaret vermek için de, Allah düşmanlarının nasıl da cesur bir şekilde düşmanlıklarını yaptıklarını düşünmelerini istedim. Biz Allah’ın safındayken, gevşektik… Bu kabul edilemezdi. Silahımız yoktu. İşimiz zordu. Bu on dört talebeye bunları uzun uzun anlattım. İnanın bu teklifimi, bu 14 kişi içinde tek bir kişi bile kabul etmedi. “Belki boş vakitlerimizde!” dediler. Onlara “Peki, boş vakitlerinizden sonra?” diye sordum. Bu kaydettiklerime, Allah şahittir. Şayet bu anda umudumu yitirsem ve nefsime bahane arasaydım, o medreseden direk köyüme, kendi medreseme dönmem gerekirdi. Fakat Allah’a dayandım ve yoluma devam ettim. Vazgeçmeyip başka bir medreseye gittim. Orada da yedi talebe vardı. Onlara da aynı şeyleri anlattım. Hepsi de benimle hemfikirdi. Teklifimi kabul ettiler. Bu benim için bir imtihandı. Diğer köy ve medreseleri gezmeye devam ettim. Öğle vaktine kadar bizimle yol yürüyen talebelerin sayısı elli üç olmuştu. Hepsi de yalnız Allah’a dayanıp güveniyordu. Hepsine şimdi köyüme gideceğimi, kendilerinin de bir sonraki gün yanıma gelebileceklerini söyledim. Hepsi, şafaktan önce geldiler. (Ağlıyor) İşte Taliban hareketi böyle başladı… Talebelerin içlerinden biri gece rüyasında, bu köye meleklerin indiğini görmüştü. (Hıçkıra hıçkıra ağlıyor) Talebelere “Ellerinize bakabilir miyim?” dedim. Yumuşacık elleri vardı. Tekrar ediyorum; Taliban hareketi, bu silah görmemiş yumuşak ellerle başlatıldı. Sabah 10’da, Hacı Beşar isimli bir kişiden iki araç ödünç aldık. Araçlarla Keşdi Nahund’a gittik. Orada da bize katılanlar oldu. Yerel halktan bazı silahlar temin ettik… Ve bunların hepsi, Allah’a dayanıp güvenmekten husule geldi. Zira Allah’a güvenmek, asla başarısızlığa sebep olmaz. Şimdi dost ya da düşman, bir gazeteci veyahut bir ülke kalkıp da “Taliban’ın gerçek hedefi nedir?” diye bir soru sorabilir bize... Bu sorunun cevabı gayet basit bir şekilde şudur: Allah’ın arzında Allah’ın Şeriatini tatbik etmek…”

TALİBAN.sayi.33.3

Mesele Taliban’ın ne idüğüyse eğer, başın başında sözü, herbokolog analistçilere, histerikli laiklere ya da efemine diplomatlara değil, onu bir hareket olarak başlatan kişiye, yani Molla Ömer’e vermek gerekirdi, öyle yaptık… Evet, ses kaydından dökümünü bizzat yaptığımız bu cümleler, Taliban kurucusu Molla Ömer’e aittir ve Taliban’ın Afganistan’ı ele ilk geçirdiği devirde, Kandahar’da tekellüm edilmiştir…

Şimdiyse, Taliban’ın, 20 yıllık Amerika işgalinden sonra, Afganistan’ı ikinci kez ele geçirdiği günlerin başındayız… Sözün hakkı sizce en çok kimde olmalıdır?

Gelin, “Söz hakkı en çok kimde olmalıdır?”ı bir kenara bırakalım da, tek nefeste söz hakkının en çok kimde OLMAMASI gerektiğini deyiverelim:

-SÖZ HAKKI…… 2001 Amerika işgalinden, 2021 Amerikan işgalinin sonlandığı ana kadar geçen 20 yılda, yüz binlerce Afganlı öldürülürken, yaşlı, kadın, çocuk denmeden zulme maruz bırakılırken, tecavüze uğrarken ve kahır, kara bulutlar halinde o coğrafyanın üzerine çökertilirken ıslık çalıp tavana bakan ama Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi üzerinden daha 20 dakika bile geçmeden  “Afgan kadını” için duyar kasmaya başlayan, 15 yaşından büyük kız, 45 yaşından büyük dulların Taliban mücahitlerine dağıtılacağı gibi aleni yalanları çığırıp ağıtlar yakan, uluslar arası güç dengelerine, Çin, Rusya, Hindistan, İran ve dahi Türkiye denklemli Orta ve Güney Asya jeo-stratejik vaziyetine bakmak yerine, sadece kıçına geçirmek için bekâr kemeri bakınanlarda…… OLMAMALIDIR…

Taliban’ın, Kabil’i ele geçirdiği akşam, Türkiye’nin en çok izlenen haber kanallarından birinde, milyonlarca insanın televizyon izlediği bir saatte, arsız bir adam pişkin pişkin üç yalan söyledi… Sırasıyla…

“Eroin, Taliban için önemli bir gelir kaynağı!”

 “Adam kaçırıp fidye alma da, Taliban’ın önemli mali kaynakları arasında!”

“Taliban, sanattan nefret eder, daha geçen gün, sırf kendi inanışlarında gülmek haram olduğu için komedyen bir tiyatrocuyu öldürdü!”

Haber stüdyosunda, bunların böyle olmadığını bilenler vardı ama sırf, Taliban’ı destekliyor görüntüsü vermemek için sustular, susmayanı ise ancak ürkek bir kedi gibi mırıldayıverdi…

Eroin ve adam kaçırma mevzuu… Bu hususta uzun konuşmak bile bir zûl… Taliban’ı bu hususlarda suçlamak, kişinin yalnız cehaletine değil, kötü niyetine de yorulur. Uzatmayalım, Amerika ve BM’ye ait raporlar, Taliban hâkimiyeti ile eroin ve adam kaçırma mevzuları arasında ters orantı kurar. Yani Taliban Afganistan’a hâkim iken, eroin üretimi durmuş, adam kaçırıp fidye isteme eylemleri sıfırlanmıştır! Daha fazlasını da kaydedeyim; Taliban’ın, daha birkaç on talebeden ibaretten yaptığı ilk icraat ne biliyor musunuz? Kaçırılıp tecavüz edilen iki kız çocuğunu, kaçıran çete liderini yakalayıp infaz ederek, kurtarmak!

Ya öldürülen tiyatro sanatçısı?

Püff!

TALİBAN.sayi.33.4

Yalanlar meşin yuvarlak olmuş, biz de antrenman kalecisi ve yakın mesafeden çekilen seri şut atışlarının her birini kurtarmak mecburiyetindeyiz!

Vaziyetimiz böyle gibi…

Ama kaydedelim; tiyatro ile tek bir ilgisi olmayan bu adam da, Taliban’a karşı savaşan ve cürümleri arasında erkek çocuklarına tecavüz de bulunan bir pislikten başkası değil…

Anlayacağınız, “Kara Propaganda Tanrısı” kulları için acil ihtiyaçtan pislemiş, pislediğini ise Türkiye’deki müşterileri ustalıkla sıvamıştır! Nasılsa kara propaganda mamullerinin, süfli gayelerini de tahakkuk ettirir vaziyetiyle, parmak banıp afiyetle yiyeni çok…

Ayet meali:

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz…” (Hucurat-6)

Bir kabilenin zekâtını tahsilât için yola çıkan Sahabîye, meçhul bir adam o kabilenin zekât vermemek için silahlanıp yola düştüğünü haber vermiş,  Sahabî derhal dönüp vaziyeti Allah Resulü’ne haber vermiş, Allah Resulü de Halid bin Velid kumandanlığında bir Seriyye yola çıkarmış, vaziyet tahkik edilince de o kabilenin, samimi Müslüman halleriyle savaşmak için değil, geciken zekât memurunu merak ettikleri ve eğer başına bir iş geldiyse yardımcı olmak üzere silahlanıp yola çıktıkları anlaşılmıştır…

Yani meçhul fasığın sözüne bakılsa ve tahkikat yapılmaksızın hücuma geçilse, halis ve tertemiz müminler üzerine kılıçla varılmış olacak, yanlış bir haber yüzünden de müminler biribirini kıyacaktır…

Mezkûr ayet, bu vesileyle ve her devir için inzal olundu…

Şimdi Şeytan ajansından çıkma bu nevi haberler meçhul de değil malumdur, fasıkları saklı da değil ortadadır ama gene de mümin dimağlardan çekip gaflet kuyusuna düşürdükleri de çok ama çok fazladır!

2021 yılı Ağustos’unun 18. günündeyiz… Anı geriye doğru sararsak, andaki vaziyeti anlamak için zamanı 43 yıl geriye sarmalı, 2021 Afganistan’ını anlamak için 1978 ila 2021 arasına genel bir bakış atmalıyız…

Bu süre, Afgan mücahitleri için üç bölmeli… Yerli komünistler ile Sovyet Rusya’ya karşı 1978 ilâ 1992 arasında verilen savaş… Afganların kendi aralarında 1992 ilâ 2001 arasındaki kavgası… Ve 2001’deki ABD işgali ile başlayıp günümüze kadar uzayan süreç…

Birinci ve üçüncü safhalarda, kâfirler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı savaş verildi. İkinci safhadaysa, kâfiri yenen müminler imtihanı kaybedip biribirlerine düştüler, yani Umman’ı geçip derede boğuldular… Şimdi, kâfirler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı Taliban’ın kazandığı zaferin eşiğindeyiz… Oradan, 43 yıl geriye bakıyoruz…

İran ve Hindistan bir yana kalsın, İngiltere, Rusya ve Amerika, Afganistan’a sırayla bela olmuş emperyalist güçler…

İngilizler, Hindistan’da baş gösterince, Afgan başına da bela olmuş… 1839 ilâ 1919 yılları arasında tam üç Afgan-İngiliz savaşı var… Ama 1919’dakine, pek savaş da denilemez. O devir, düşmanı sahada hafif örseledikten sonra, kendini ruhta ağır örseletmeye bayılınan bir devir… İngiliz piçliği!

1919’da, hani pek savaş denilemeyeceğini kaydettiğimiz, sadece ufak çaplı birkaç çarpışmayı havi Üçüncü İngiliz Savaşı’ndan sonra başa geçen Emanullah Han, İngilizlere mektup yazıp Afganistan’ın bağımsız bir ülke olduğunu bildiriyor ve sonra gene İngilizlere kucağını açıyor. Afganistan bağımsızdır ama –güya!-, onu inşa ederken maddede ve manada İngiltere üzerine bir eskiz kâğıdı yerleştirilecek, minyatür de olsa kopyası çekilecektir!

O devir bir de, İngilizlerin, kendilerine manada teslim olanlara, her türlü görece madde bağımsızlığı tevdi etmeye alışkın oldukları bir devir! İngiliz piçliği!

Bu manada “Afganistan’ı kurtaran ve modern Afganistan’ı kuran adam” vasfıyla Emanullah Han, durur mu, derhal İslam düşmanlığı belirten ve Afganistan’da bir İngiltere inşa etmeye yönelik düzenlemelere girişir. 1928’de İngiltere, Mısır ve Türkiye’yi “Buralarda nasıl oluyormuş modernlik, laiklik?” gibi bir merakla ziyaret eder, dönerken yanında tarhana makinesi değil de, bir sürü yeni Batılı kanunla dönünce de sert tepkiyle karşılaşır. Kabil’de kontrolü kaybeder ve ennihayet tahtı kardeşine alelacele devrettikten sonra topuklar ve 1960’ta da Zürih’de can verir.

Ama onun can vereceği güne kadar Afganistan, canını Doğu bedeninden çıkarıp, Batı bedenine sokmak havaleleri geçirip durur. Hatta Emanullah Han’ın, “Afganistan’ı kurtardıktan” sonra toka yaptığı Sovyet Rusya da, emperyaliste elini verenin kolunu kaptıracağı ilkesine binaen rahat durmamış, kendindeki kızıllıkla peyderpey Afganistan’ı boyamaya başlamıştır…

Ah işte, nura ve nurdan adamlara mahal Afganistan!

Ve dahi, elalem dölüyle modernleşeyim derken karnından nur topu gibi bebekler değil, zift topağı ifritler fışkırtan adamlara da mahal Afganistan!

İngiliz yardımıyla isyan bastırmak derdindeki Nadir Han öldürülür, yerine 40 yıl hüküm sürecek (1933-1973) Zakir Şah geçer ama onu da, Sovyet Rusya ile kırıştıran kendi başbakanı Davut Han bir darbeyle indirip İtalya’ya sürgün eder… Davut Han, Cumhuriyet ilan eder, batılı güçlere karşı Sovyet Rusya’yı yeni sevgili olarak koluna takıp kullanmak ister ama onu da kısa süre sonra, kolundaki sevgilinin ülkesindeki kapatmalıkları, kendilerine “Demokratlar” diyen Komünistler alaşağı eder ve öldürürler…

Anlayacağınız, “İmparatorluklar Mezarlığı” namına müsavi, Afganistan’ın da başı, içindeki mezarlık hınzırları vesilesiyle beladan kurtulmuyor…

 1978’de Afganistan’da Komünistler güçlüydü. Sovyet Rusya ile etkileşimin sonucu olan bu durum, gene Sovyet Rusya’nın koordinasyonuyla 27 Nisan 1979’da “Sevr Devrimi” isimli Komünist bir darbeyle neticelendi. Afganistan Cumhurbaşkanı Davud Han, bir gün sonra öldürüldü. Komünist geleneğe uygun olarak ülkenin ismi de “Afganistan Demokratik Halk Cumhuriyeti” olarak değiştirildi.

Rus ayısının, Afganistan’da iki kızıl köpeği vardı. Radikal dönüşüm yanlısı Halk Partisi ile aşamalı dönüşüm yanlısı Perçem Partisi… İlkinin başında Nur Muhammed Terakî, ikincisininse Babrak Karmal isimli komünist liderler vardı. Şimdilik ateşi maşa ile kenardan tutmaya karar veren Sovyet Rusya, Afganistan’ın idari taşeronluğunu evvela Nur Muhammed Terakî’ye verdi. Bu vaziyet, Afganistan’da aleni ve hızlandırılmış bir İslam düşmanlığının da başladığı andı… Peki, böyle bir anda Afganistan’da İslamî bir refleks husule gelmez miydi?

Geldi ve o ana kadar kendi yağlarında kavrulma evresi yaşayan bazı İslamî yapılar, Komünizm yağıyla Afganistan’ın kızartılma girişimlerine karşı çıkıp, silah yağlama evresine geçtiler…

1950’li yıllardaki tercüme İslamî eser furyası, Mısır-İhvan kaynaklı olarak Afganistan’da da esmişti. Kabil Üniversitesi Şerî İlimler Fakültesi hocalarından Tacik Burhanettin Rabbanî, zaten Ezher çıkışlı, İhvan temaslı birisi olarak daha 1972’de, hem de Pakistanlı Mevdudî’nin Cemaat-i İslamî’sini örnek alarak Cemiyet-i İslamî isimli yapılanmasını kurmuştu.

Kabil Üniversitesi kökenli Peştun Gulbettin Hikmetyar’ın da, 1977’te kurduğu Hizb-i İslamî’si, aynı kaynaklardan beslenir vaziyetiyle Komünist idare devresinde güçlendi.

Tacikler ile Peştunlar’ın etrafında halkalandıkları bu iki yapı, dış dünyayla olan bağlantılarının da avantajıyla, devrin İslamî en büyük iki yapısı olarak belirdi. Yoksa bunlardan ayrılıp müstakilleşenlerle beraber, kendi başlarına müstakillik belirten irili ufaklı başka yapılar da vardı. Mesela Afganistan’ın güneyinde serpili Hareket-i İnkılâb-ı İslam, 1978’de cami imamı Mevlevi Muhammed Nebi tarafından kurulmuştu. Zaten 1978’den itibaren fakir Peştun çocuklarının, kaleme ve kâğıda değebilecekleri tek mekân, Pakistan sınırı boyunca serpili ve Diyobend geleneğini sürdüren medreselerdi. Taliban kurucusu Molla Ömer de işte, Sovyet Rusya savaşında, Hareket-i İnkılab-ı İslam saflarında savaşan genç bir medrese hocasıydı…

 1978 itibariyle Afganistan’da manzara aşağı yukarı böyleydi. Müslüman Afgan halkı, her unsuruyla İslam düşmanı Komünist idareye karşı çıktı. İlk isyan, daha yakın devrede Müslümanlığa geçen Nuristan’da çıktı. Nuristan, beldenin yeni ismiydi. Müslümanlığından evvel oraya tüm Afgan halkı Kâfiristan demekteydi. Sarışın ve renkli gözlü görünümleriyle, Makedon İskender devrinde bölgeye gelenlerin torunları da oldukları düşünülen bu derin ve gerçek Müslümanların isyanı, sanki genel isyan için bir başlama düdüğü vaziyeti gördü. Artık Komünist idareye başkaldırı Afganistan geneline yayılmıştı. Bu hem kızıl katliamları arttırdı hem de Sovyet Rusya’nın gıdım gıdım işe bizzat müdahil oluşunu…

1979 Mart’ında Herat şehrinde tam 25.000 Müslüman katledildi. Afganistan’ı bombalayan Sovyet uçakları, bunu sanki de yerli Komünist idare yapıyormuş gibi göstermekteydi. Bu katliamlara rağmen işler gene de yolunda gitmeyince, Rus köpeği Komünist idarede de çatlaklar hasıl oldu. İdareyi elinde tutan Halk Partisi Başkanı Terakî’yi, kendi adamı Hafızullah Emin bir darbeyle alaşağı etti ve öldürdü. Ama Emin’in Sovyet Rusya’ya salladığı kuyruğu boşta kalınca, suretine dindar bir sıva çekti ve bu defa kuyruğunu, Amerika’ya sallamaya başladı. Sovyet Rusya, Afganistan’ın bu yolla patronajından çıkabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu sebeple derhal hamleye kalktı. Evvela desteğini Halk Partisi yerine Babrak Karmal’ın Perçem Partisi’ne tevcih etti. Sonra da 24 Aralık 1979’da 115.000 askerle Afganistan’a girdi.

Kuyruğu, Sovyet Rusya ile Amerika senfonyasına karşı bir köpek batonu gibi sallanan Hafızullah Emin, hâlâ Sovyet Rusya’nın Afganistan’a kendi lehine gelmiş olabileceğini düşünmekteydi. Ancak üç gün sonra Sovyet komandoları, onu kuyruğundan değil de kafasından vurarak öldürdü. Devrim Konseyi’nin başında artık Babrak Karmal vardı. Ve Şubat 1980’e gelindiğinde Sovyet işgali tamamlanmıştı.

Afgan halkı özellikle kırsalda işgale karşı direndi. Sovyet Rusya’nın, Pakistan’ı aşmak ve Hint Okyanusu’na varmak gibi bir emel taşıdığının farkında olan Çin, Sovyet Rusya’ya, iki Afgan Komünist partisinin rekabetine eş bir rekabet hissiyle yaklaştığından, bu işgalden memnun olmamıştı. Dahası Amerika, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkeler de bu işgali kınadılar. Bu durum, işgale karşı direnen İslamî grupların direkt ya da en direkt yardım görmeleri durumunu doğurdu. Sovyet Rusya ile savaşmak için dünyanın her yanından gelen Müslümanlar için de, aynı sebeple intikal şartları oluştu. Neticede 1985’e gelindiğinde Sovyet Rusya için vaziyet, tıpkı 2021 yılında Amerika için Afganistan’daki vaziyete benzer bir hal aldı.

Sovyetler, Afganistan’da çok yıpranmıştı. 1986’da da bu durumu, başındaki lideri Gorbaçov ağzından, tıpkı ABD Başkanı Biden’ın 2021 Ağustos’undaki itirafı gibi ilan etti ve Afganistan’dan çekileceğini açıkladı. Sovyet Rusya çekilecekti ama Afganistan’daki Komünist yönetimi, -tıpkı bir kaç ay evvel Afganistan’dan çekilse de Eşref Gani yönetimini desteklemeye devam edeceğini açıklayan ABD gibi!- desteklemeye devam edecekti.

Çekilmeden evvel, Afgan mücahitlere yönelik bir af tasarısı gündeme getirdi. Fakat Babrak Karmal bu af tasarısına karşı çıktı. Böyle olunca da kendi yardımcısı Necibullah, kuyruk sallama kudretinde onu geçti ve Sovyet Rusya’yı ikna ederek başa geçti. Sovyet Rusya’nın gerçekten de çekilişi tedricen icra ettiğini gören Afgan mücahit grupları da, kendi aralarında bir birlik kurdular. Bastırdılar, baskınlar yaptılar… Ve 15 Şubat 1989’da Sovyet Rusya’nın çekilme süreci tamamlandı.

TALİBAN.sayi.33.5

Bu çekiliş, Sovyet Rusya’nın birkaç yıl içinde devlet yaşam alanından çekilişini de doğurdu. Afganistan’da, harcadığı misilsiz paralar ve verdiği hırpalayıcı kayıplar, Afganistan’da da tesis etmeye kalktığı ama edemediği rejiminin, öz vatanı Rusya’da da sonunu getirdi. O devreye daha birkaç yıl vardı ve el an, Afgan mücahitler, daha da güçlenmiş ve tecrübe kazanmış oldukları halde Komünist yönetim ile baş başa kalmıştı.

Mücahitler hep birden 1989’da Kabil yakınlarındaki Celalabad’a yüklendiler ama Sovyet Rusya’nın hâlâ kesintiye uğramamış desteği sebebiyle alamadılar. Ancak bu yükleniş, kısa süre sonra bütün şehirleri ele geçirebileceklerini de onlara göstermişti. Zaferin bu denli yakın görünmesi, normalde imanı da ziyadeleştirirdi ama insanın dışta olan düşmanlarından daha alâ düşmanı içindeydi ve şube şube her Afganlının içinde varlığı ortada olan bu düşman, genel bir tahkimle terbiye edilmiş olmaktan da yoksundu.

Bu sebeple, kısa süre sonra ele geçirilebilecek şehirlerin kim tarafından idare edileceği yönündeki nefsî hırslar, daha şehirler ele geçirilmeden ayyuka çıktı. Sürtüşmeler baş göstermeye başladı. Bu durum, tahta mafsallarına bağlı ipleri Sovyet Rusya tarafından artık lütfen tutulmaya başlanmış yerli Komünist idare kuklasının da, Afgan sahnesinde bir süre daha kalmasına sebep oldu. Bu arada bu kuklanın şahsında temsil olunduğu kukla Necibullah, Sovyet tırnaklarına takılı kalmış iplerinden bazılarını, Afganlı ellere vermek ve bu suretle kendi yönetimini yaşatmak taktiğine büründü. Komünist yönetimin, anayasadan çıkardığı “Devletin dini İslam’dır!” ibaresini, gevşemiş bir Komünist idareci olarak geri ekledi. Anayasadaki komünizme nispet belirten ifadeleri de çıkardı. Sahte bir dindar olarak takılmaya başladı. Fakat bir yandan da, silah ve imkân sunduğu yerel milis gruplar eliyle Afganistan’ı zapt etmeye gayret etmekte, bu da katliamların devamını sağlamaktaydı. Ama Sovyet Rusya’nın 1991’de son nefesini vermesiyle, kukla Afgan idaresini sevk eden son birkaç mafsal ipi de koptu.

Böyle olunca Necibullah, son bir hamleyle kendi rejimini ayakta tutmak için, Sovyet Rusya’dan ayrılan Orta Asya Cumhuriyetlerine bir dilenci keşkülü uzattı ve onlara, tıpkı bugünkü ihanet ve köpekliğe uygun olarak:

 “Eğer bana yardım etmezseniz, radikal İslamcılar sizlerin ülkesini de istila eder!”

Diye yalvardı. Ancak keşkülüne, birkaç milyon varil petrol ile birkaç yüz bin ton buğdaydan başka şey konulmadı. Yolun sonu gelmişti. En yakın ve en önemli komutanı, burnu en iyi menfaatini koklamakta mahir Raşid Dostum da tam bu anda, Necibullah rejiminden koptuğunu ilan etti.  Bir süredir, mücahit grup liderlerinden Ahmet Şah Mesud ile görüştüğü ortaya çıkınca da, bu durum daha evvel rejim unsurlarıyla görüşmeme kararı alan mücahitler içinde anlaşmazlıklar doğurdu. Anlaşmazlıklar zaten, Kabil’in ele geçeceği anlaşıldığı günden beri doğmak için bahane arıyordu. Ama tam doğmadan 1992 Nisan’ında, Kabil ele geçirildi.

Necibullah, Kabil’de artık kendisi için bir köpek kulübesi hükmüne girmiş BM üssüne sığındı ve kısa süre sonra ele geçirilip öldürüleceği anı beklemeye koyuldu. Kabil’e girilmişti ama Kabil’de birbiriyle karşılaşan Hikmetyar ve Mesud-Dostum grupları savaşmaya başladı. Hikmetyar, rejim saflarındayken Raşid Dostum ile görüşülmesine kızanların başını çekmekteydi. Böylece 1978’den, 1992’ye kadar süren ve yerli Komünist yönetim ile Sovyet Rusya işgalini kapsayan devrenin sonuna da gelinmiş oldu. Üç safhalı devrenin ikinci devresi de, 1992 ila 1996 arasını kapsayacak olan “mücahitlerin kendi aralarındaki kavgası” etiketiyle başladı.

Kabil ele geçirildikten bir ay sonra, Mart 1992’de Pakistan’ın Peşaver kentinde mücahit gruplar toplandı. Yeni devirde yönetim nasıl olacaktı? Hikmetyar, sahadaki etkinliğe göre pay verileceğini ve bu yüzden zararlı çıkacağını görüp masadan kalktı. Zaten Kabil’de, Raşid Dostum-Mesud güçleriyle çarpışmaktaydı. Suudi Arabistan ve İran’ın desteklediği bazı gruplar da, çatışmaların harlanmasına sebep oldu. Peşaver’de alınan karara göre Afganistan bir İslam Cumhuriyeti olacaktı. Geçici Cumhurbaşkanlığını Sibgatullah Müceddidî yürütecek, sonra da yerine Burhanettin Rabbanî geçecekti. Masadan kalkan Hikmetyar, evvela pasif kılınmış Başbakanlığı istememiş, kabul ettiğini bildirdiğinde de bu defa kabul görmemişti. Gerekçe ise Hikmetyar güçlerinin, Müceddidî’nin uçağını hedef almış olmasıydı. Çatışmalar devam etti. Rus ayısı ve işbirlikçi köpeklerin elinde komünizm kızılına boyanmak istenen Kabil, bu defa Müslümanların iç kavgalarından kan kırmızısı bir renk almaya başlamıştı!

İslam dünyasından gelen yoğun tepki sebebiyle Mart 1993’te Kabil’de ateşkes yapıldı. Hikmetyar, Başbakan oldu. Ama İslam ülkelerinde gönüllere diriliş muştuları eken Afgan cihat avazı susmuş, düşman kuyruğuna teneke bağlanıp kaçırdıktan kısa süre sonra da, altından sanılan kaidesinden sadece teneke sesleri gelmeye başlamıştı. Gönüller inkisara büründü. Allah için kavga verenlerin, Peştunlukları, Taciklikleri, Özbeklikleri tutmuş, Afganistan’da bir köşe tutmak uğruna Afganistan’daki tüm köşeleri balyozla yıkabilecekleri çirkin bir manzara tenazur etmişti! İslam’a his plânında bağlı olup da, İslam’ı tatbik noktasında fikirden mahrumluğun neticesi olan bu durum, Afganistan’ı dev bir kaos sarmalı haline getirmişti!

Molla Ömer ağzından, az evvel kısa hikâyesini tahkiye ettiğimiz Taliban da işte, Kandahar’da 1994’te böyle bir vaziyet zemini üzerinde otorite kurdu.

Taliban hareketini kuran Molla Ömer, köyündeki medrese eğitiminden sonra Pakistan’daki Peşaver’de, Diyobendî ekolüne ait Hakkaniye Üniversitesi’nde eğitim gördü. Sovyet işgaline karşı Mevlevî Muhammed Nur Nebi’nin grubunda savaştı ve bu esnada tek gözünü kaybetti. Sovyet Rusya’nın çekilmesinden sonra da, mücahitlerin kendi aralarındaki kavgasına müdahil olmadı ve medresesinin başına döndü. Diğer Diyobendî medreseleri gibi Kandahar’da ilmi faaliyetlerini sürdürdü. Ancak tüm Afganistan gibi Kandahar da, suç çetelerinin cirit oynadığı bir mahal haline geldiğinden, evvela kendi etraflarındaki pisliğe dur demek için bir grup talebeyle birlikte harekete geçti ve ilk silahları evvela tecavüz mağduru iki kız için patlattırdı. Talebelerden müteşekkil olduğu için “Talebeler” manasına gelen “Taliban” ismiyle tesmiye edilen hareket, gitgide bölgesel bazda canı yananların medet umdukları bir otorite haline gelmişti.

Kandahar’ın tüm aşiretleri, şehrin anahtarlarını bizzat Taliban’a teslim ettiler. 1995’te bu defa, örneklik yönetim ve Kandahar’a gelen asayişe bakan Heratlılar, Taliban’ı yönetsin diye şehirlerine davet ettiler. Böyle böyle bütün güney Afganistan, gönüllü bir teşekkülle Taliban idaresine girdi.

Herat’ın idaresi, İran fitnesinin Afganistan’a süzülme yollarını tıkayınca, Şii Hizb-i Vahdet örgütü 1995’te Taliban’a saldırdı. Ancak Taliban kısa sürede örgüt liderini öldürerek tehlikeyi savdı. Bu esnada diğer mücahit gruplar, Kabil’de birbirlerini yemeye devam etmekteydi. Her grup, Kabil’e kendi sunî rengini vermek isterken, Taliban güneyden itibaren, baharın çil çil kırlara serptiği çiçeklerden vareste doğal renklerle tüm güney ve batı kesimlere rengini vermiş ve hatta bu doğal rengi Kabil kıyısına kadar telvin etmişti.

Bu durum, ellerini vicdanlarına koyan ve dirseklerini nefslerine vuran bazı grupların Taliban’a katılmasını sağladı.  Yunus Halis, Celalettin Hakkanî, Nuristanlı Molla Efdal, başlarında oldukları gruplarla beraber Taliban çatısı altına girdiler. Ama ellerini nefslerine koyup dirseklerini vicdanlarına vuran ve o esnada Kabil’de kendi aralarında savaşmakta olan gruplar, kendi aralarındaki kavgayı kesip Taliban’a karşı birlik oldular. Kabil, kendilerine tam yâr olmuyordu madem, Taliban’a da yar olmamalıydı! Böyleyken kendi aralarındaki didişi de sürdürdüler. Raşid Dostum, Afganistan kuzeyindeki Mezar-ı Şerif’e çekildi ve orada müstakil bir devlet olmak sevdasına düştü.

Bu esnada, 1996 Nisan’ında geniş bir şura toplandı ve o toplantıdan, Taliban lideri Molla Ömer’in Afganistan İslam Emirliği lideri olmasına karar verildi. Ancak Kabil henüz ele geçmiş değildi. Taliban bir yandan İran destekli Şii gruplarla çarpışıyor, bir yandan da üçlü bir sacayağı gibi Sovyet Rus savaşından arta kalmış Hikmetyar-Mesud-Rabbanî gruplarının günden güne değişen atraksiyonlarıyla uğraşıyordu. Bunlar kâh Taliban’a yaklaşıp bir diğerini bu yolla imha derdine düşüyor, kâh birlik olacakları tutup Taliban’a saldırıyordu. Bu vaziyet talihi ve zaferi, aynı anda üç farklı istikamete gitmek isteyen üçlü ayağa değil, tek ayağıyla istediği istikamete gitmek durumundaki Taliban’a yaklaştırdı. Öyle ki son kertede Rabbanî ve Hikmetyar’ın Kabil için anlaşması da fayda etmedi. Hikmetyar, Başbakan olarak Kabil’e kurulmuştu ki, üç ay geçmeden, Eylül 1996’da Taliban, hem de Rabbanî-Hikmetyar-Mesud güçlerini yenerek Kabil’i ele geçirdi.

Dört yıl önce kuyruğuyla beraber başını BM üssüne sokan Necibullah ise yakalanıp idam edildi!

 Sovyet savaşının ve dahi mücahitlerin sonraki iç kavgasının haşin çocuğu Hikmetyar, soluğu İran’da aldı. Ahmet Şah Mesud ise kapağı, kuzeydeki Pencşir Vadisine attı. Kuzeye daha evvel çekilmiş savaş ağası Raşid Dostum ve Rabbanî ile beraber orada Kuzey İttifak’ını kurdular. Kurar kurmaz da Rusya, Hindistan ve İran’ın desteğini aldılar. Orta Asya Cumhuriyetleri de, Taliban üzerinde tifo mikrobu gibi gördükleri “İslamcılığın” kendi diyarlarına serpmesinden korktukları için, Kuzey İttifakı’nı desteklediler. O devrin kaçınılmaz bir gereği olarak Türkiye de zaten, bu nevi bir vehim ve histeriden geri duramazdı. Raşid Dostum üzerinden Kuzey İttifakı’nın yanında yer alıdı.

Kuzeyi hariç bütün Afganistan’ı ele geçiren Taliban’ı, resmi hükümet olarak sadece Suudi Arabistan, BAE ve Pakistan tanırken, diğer ülkeler kuzeydeki oluşumu resmi hükümet olarak tanıdılar. Fakat 1997’de kuzeyde bir hadise yaşandı. Raşid Dostum’un yakın dostu ve generali Özbek Abdulmelik Pehlivan, ayakları yere basan bir tecrim tavrıyla Raşid Dostum’u hırsız, katil ve zalim ilan etti ve Taliban’ı Mezar-ı Şerif’e çağırdı. Taliban bu çağrıya karşılık verince de Raşid Dostum, korkak bir eşek arısı gibi bir kovan gibi gördüğü Türkiye’ye kaçtı. Ama bu defa Abdulmelik Pehlivan, Mezar-ı Şerif’e tek başına hâkim olmak için Kuzey İttifakı tarafına geçti ve Taliban’a saldırarak Mezar-ı Şerif’ten çıkardı. Türkiye’de anlamsız bir şekilde idolleştirilen ve bir zamanlar posterini Strazburg Caddesi’ndeki Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nin duvarlarında da bizzat gördüğümüz Raşid Dostum, Türkiye’den, hem de Türkiye’nin kendisine destek vermediği suçlamasıyla çıktı, Afganistan’a döndü, aradığı desteği Rusya, İran ve Özbekistan’da buldu ve Mezar-ı Şerif-i yeniden ele geçirdi. Ama 1998’de Taliban yeniden atağa kalkınca Raşid Dostum, daha dün üzerine pislik sürdüğü Türkiye’ye yeniden kapağı attı ve Türkiye’de de çivisi çıkmış ve fikri hiç saplanmamış devlet aygıtı tarafından yeniden kucaklandı. Artık Mezar-ı Şerif de Taliban’daydı ve Kuzey İttifakı da, kuzey doğuya istiflenmiş, ülkenin % 90’ı Taliban kontrolüne girmişti.

Bu süreçte İran rahat durmadı, Kuzey İttifakı’nı destekledi. Taliban Afganistan özelinde buna karşılık verince de, Afgan sınırına 250.000 asker yığarak tehditte bulundu. Suudi Arabistan, Amerika ile olan efendi-köle ilişkisine itiraz ettiği için gözünden düşmüş ve ülkesinden çıkmış Usame bin Ladin sebebiyle Taliban’la bağını kopardı ve ülkesindeki Taliban elçisini sınır dışı etti.

Dahası tüm dünyanın eroin deposu olarak kullanılan Afganistan’da eroin üretimi %97 civarında düştü. Kuzey İttifakı’nın sıkışıp kaldığı kuzeydoğuda ise bu üretim sürdü ve hatta bu üretim Kuzey İttifakı’nca bizzat yönetildi. Taliban’ın, ileri bir adım atarak başka alanlar için bile üretilse, sırf eroin üretimi sahasına sızma olur diye haşhaş üretimini de yasaklaması karşısında BM şaşmış ve Taliban’ı tebrik bile etmişti. Aynı devirde Rusya ile savaşan ve bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’ı yeryüzünde tanıyan tek devlet de, Taliban idaresindeki Afganistan oldu.

Bütün bu olanları gözleyen ve kendilerini tüm dünyadan büyük gören BM’nin daimi beş temsilcisi ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere kafa kafaya verdi ve “teröre destek” gerekçesiyle Afganistan’a ambargo kararı aldı. Afgan Hava Yolları’nın, yurt dışı uçuşları da ambargo kapsamındaydı. Yetmedi, Taliban idaresindeki Afganistan yokluğa mahkûm edildi. Afganistan’a yapılmak istenen gıda yardımların ulaşmasına bile izin vermediler. Ülkenin etrafı çevrildi, komşularıyla irtibatı, Pakistan dışında sıfırlandı. Hatta sınırını Afganistan’a kapatmayı kabul etmediği için Pakistan’a bile bazı yaptırım kararları alındı. ABD ve Rusya ve hatta İran, Özbekistan ve Hindistan, Taliban karşıtı Kuzey İttifakı’na silah ve para yağdırmakta, kuzeydoğuya bir kedi gibi sıkışmış ahvalinden bir kaplan çıkarıp, onu da kendi menfaatleri kapsamında Taliban üzerine salma emeli gütmekteydiler. 2000 yılında Çin ve Rusya, ülkelerine İslamcı faaliyet ihraç ettiği gerekçesiyle Taliban Afganistan’ını bombalamakla tehdit etti. Aynı yıl ABD, Taliban’ı terörist ilan etti. Envai çeşidiyle nice sırtlan, bir geyik budu gibi göze kestirdikleri Afgan coğrafyasındaki çekişmeyi bile unutmuş, Taliban düşmanlığını peşrev kıldıkları bir Asya siyaseti gütmeye başlamıştı. 2001 yılında ortak besleme Kuzey İttifakı’nı, güneye doğru sürdüler. Ancak sürdükleri, sürülür sürülmez Taliban tarafından püskürtüldü. İran ve Özbekistan, sınırda zaman zaman Afganistan ile çatıştı. O esnada gene bir kovan gibi sığındığı Türkiye’de bulunan Raşid Dostum, Taliban’a karşı kurulmakta olan ittifaka yağacak paranın kokusunu aldı ve tam bir savaş tüccarı veyahut savaş ağası vasfıyla Afganistan’a, yani kuzeydoğudaki ittifak inine geçti!

Dünün mücahit liderleri, şimdi Taliban’ı devirme plânının unsurları olarak boy göstermeye başlamıştı. Ahmet Şah Mesud, ABD ile sırnaştı. Hatta ABD, el değdirmeksizin onu AB’ye çekti ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontaine ağzından onu “özgürlük savaşçısı” ilan ettirdi. Düşünün ki; Avrupa Parlamentosu kürsüsüne çıkartıldığında da Ahmet Şah Mesud, oradan tüm dünyaya, Afganistan’ı “radikal İslamcıların yönettiği” ve bunun da bütün dünya için bir tehdit oluşturduğu yönünde şikâyetlerde bulundu. Ağladı ve ABD ile AB’ye, Afganistan’a müdahale etmeleri için adeta yalvardı. Bugün itibariyle aynı yalvarışı oğlu Ahmet Mesud, Taliban eline henüz geçmemiş tek yer olan Penchir’den yapmakta… Fransa’nın eski ve meşhur Cumhurbaşkanı General De Gaulle’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ettiği “Fransa, bir cephede kaybetti ama savaşı kaybetmedi!” sözüne atıfta bulunan oğul Ahmet Mesud, Amerika ve Avrupa’ya yardım için seslendi, Amerika’daki Washington Post Gazetesi’nde bir makale yayınlatıp, Fransa’daki Express Dergisi’ne bir mektup gönderdi ve Haçlı kamuoyuna adeta kendisini “Penchir Aslanı Ahmet Şah Mesud”un değil de, “insanlığın elde kalmış son nutfesi” olarak takdim etti! Hani Haçlı güçleri eğer Penchir’e “Allah rızası” için gelmezlerse, tüm Afganistan’da yayılmaya başlayan “Taliban ile iş birliği yapmak” vaziyeti neticesinde, Allah’ın hoşnut olmayacağı işler cümlesinin tüm dünyada yayılacağını söyledi!

Heyhat ki; Sovyet Rusya’nın Afganistan müdahalesine itirazın orta yere çıkardığı “mücahit” tiplemeler ve onlardan fırlamalar, Taliban’la savaşmak yerine, ABD ve AB’nin Afganistan’a müdahalesinin önüne kırmızı halı döşer hale gelmişlerdi. Ama Afganistan’dan işgalci kovmak ulvi fiilinin ortaya çıkardığı Ahmet Şah Mesut, Afganistan’a işgal gücü getirmek gibi, tersinden ve milyon kez daha ağır süfli bir emel yolundayken öldürüldü. El-Kaide, bu işi gazeteci kılığındaki canlı bomba yoluyla görmüş, belki de bunu Usame bin Ladin’i Suudlara teslim etmemesine bir teşekkür diye Taliban için fiile dökmüştü!

İşte tam da bugünlerde, 1978’den beri Afganistan’da süregelen savaşın 1996 ila 2001 arasındaki safhası da noktalandı…

 11 Eylül 2001’de ABD’deki ikiz kule saldırıları gerçekleşince, ABD kimyasal silah var bahanesiyle daha sonra Irak’a, El-Kaide’ye destek veriyor gerekçesiyle de ondan evvel, yani 7 Ekim 2001’de Afganistan’a, hem de yanına, BM/ISAF-NATO derken zamanla sayıları 34‘ü bulacak ülkeyi de alarak ve bu girişimi ABD Başkanı George W Bush’un ağzından “Haçlı seferi” diye yaftalayarak saldırdı.

İran, tabiatındaki ihanet mayası sebebiyle ABD’ye hava sahasını açtı. Yetmedi, şımarık çocuklar gibi zaten kavga etmekte olan birini bacaklarından dişlercesine Afganistan’a saldırdı, Herat’ı işgal ettikten sonra onu ABD emrindeki Kuzey İttifakı’na teslim etti ve çekildi. Bu operasyonları ABD ile beraber planladıklarını zaten daha sonra itiraf da ettiler. Pakistan da, ABD’nin şerrinden emin olmak için aynı yola tevessül etmiş, ABD’nin Afganistan’a saldırıları için hava yolunu açmıştı. Zira ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, doğrudan Pakistan Devlet Başkanı Müşerref'i aramış “Ya bizdensiniz ya da onlardan! Sizi Taş Devri’ne geri göndeririz!” diyerek tehdit bile etmişti! Bütün bu vaziyete vakıf Taliban, ilerleyen yıllarda her şeye rağmen Pakistan ile olan sürtüşmeyi genişletmeme siyaseti güttü. Pakistan ordusu içinden bazı subayların, Amerika devşirmesi vasfıyla tersinden bu sürtüşmeyi iyice kızıştırmak istediğini gördü, bu minvalde hareket etti. Zira “Toplam-Bütün Pakistan”, ondan tefrik edilip kendisini tırmalattırılan “Parça Pakistan”dan hem çok daha büyük hem de çok daha değerliydi…

ABD, Kuzey İttifakı bölgesine asker indirmekle kalmadı, sırtlarını sıvazladığı Kuzey İttifakı unsurlarını da güneye doğru ilerletti. Daha 2002 gelmeden, yoğun bombardımanların tesiriyle Afgan şehirleri birer birer Haçlı ordularıyla işbirlikçilerinin eline geçti. Taliban, güç dengesizliği sebebiyle aslanın kaplanla savaşına benzemeyen bu çarpışmalarda cephe savaşına girişmedi, çekildi ve izole alanlarda mevcudunu korumak suretiyle direnişe şans tanıdı. Bu şansı kırmak içinse ABD, insandaki ihanet damarının varlığına duyduğu güvenle, bugün Taliban’ın en büyük askerî gücünü oluşturan Hakkanî grubuna, ABD emrindeki yeni hükümette makamlar teklif etti. Ancak ihanet damarı, her insan da yoktu. Celaleddin Hakkanî bu sebeple bu teklifleri reddetti ve Taliban saflarında kalmaya devam etti. Oğullarından dördü ABD ile savaşırken şehid olacak Celaleddin Hakkanî’nin Siracettin isimli oğlu el an Taliban’ın lider yardımcısı ev Enes isimli oğlu ise el an Taliban’ın askeri kanat sorumlusu olarak, 20 yıl evvel çekildikleri Afgan kırsallarından Afgan şehirlerini ala ala Kabil’e girdiler.

Ama işte 2001 ABD işgali vaktinde dağlara, izole vadilere, kırsala, asimetrik savaş için çekilmiş, bunu da evvela direnişin tam yok olmaması, olmadıktan sonra da tedrici olarak düşman üzerine sevki için gerçekleştirmişlerdi. ABD, Tora Bora Dağlarına sarkmış ama Taliban lideri Molla Ömer’i de, Usame bin Ladin’i de ele geçirememişti.

Hindukuş Dağları aşıldı, Pakistan tarafında kalan kabile bölgesine geçildi. Bu bölge, kendi içinde kısmen Pakistan’dan bağımsız vaziyetiyle konuşlanmak, derlenmek, donanmak için iyi bir bölgeydi…

 Ama Afganistan’ın genel hattı üzerinde ABD idaresinde yeni bir hükümet için hazırlıklar da başlamıştı. Laik Peştun diasporası Batı’dan ısmarlandı. Kuzey İttifakı’nın Raşid Dostum gibi savaş ağaları, Tacik unsurlar, İran destekli Şiiler, Komünist yönetim devrinden kalma bazı müzelik tipler, Sovyet Rus savaşında parlamış bazı “portatif mücahit” gruplar… Hepsi, baton çubuğu ABD elindeki bir senfonya neşvesiyle kafa kafaya verdiler ve Afganistan’ı bir doğum günü pastası gibi paylaştılar. Bu pastaya devlet başkanı olarak da çileğini, ABD koydu. Koyduğu da Peştun asıllı, Amerikalı lokanta esnafı Hamid Karzaî oldu. Zaten kendisi, 1999’dan beri Kuzey İttifakı namıma Batıda kapı kapı dolanmakta, Afganistan’ı işgal etmeleri için kulis yapmaktaydı.

İşte bu “Afganistan Cumhurbaşkanı” Hamid Karzaî’nin Sibgatullah isimli yardımcısına, bir Türkiye ziyaretinde ve hesapsız bir sohbet konferansında bizzat bu satırların sahibi şöyle bir sual sordu:

“İsminiz, Sibgetullah! Yani Allah’ın boyasına boyanmış demek ve Kur’an’dan mülhem… Bana söyler misiniz, yeni dönemde Afganistan’ı Karzaî çizgili ABD boyası ile mi boyayacaksınız, yoksa Allah’ın boyasıyla mı?”

İçinde, Afganistan’ın ABD tarafından işgaline, o işgalde üst düzey rol almış olmasına rağmen bir sinmezlik bulundurduğundan olsa gerek, Afgan Cumhurbaşkanı yardımcısı o adam bir anda heyecana geldi, böyle bir suali sorduğumuz için söze teşekkürle başladı ve çevirmen vasıtasıyla ve dahi yardımcısı olduğu Cumhurbaşkanı Karzaî’ye de çıkışıcı bir edayla birçok şeyi, ama şu başlangıçla aynen şöyle söyledi:

-Hamid Karzaî’nin çok parası olabilir ama benim de Allah’ım var!

Yer yer gaza gelip Allah diye bile haykıran “Afganistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı”, kendi vaziyetinden aslında Afganistan’ın 20 yıl sonraki kaçınılmaz vaziyetini sergilemekteydi. Çok para ile hükümranlık olmazdı. Düşünün ki; an itibariyle Hamid Karzaî, Afganistan’ı Taliban’a teslim etmek üzere kurulan heyetin birkaç üyesinden biri olarak, geçtiğimiz gün, geçmişte ABD tekliflerini kabul etmeyen Celaladdin Hakkanî’nin, Taliban’ın askeri kanat sorumlusu olan oğlu Enes Hakkanî ile görüştü. Tabi ki Karzaî’ye can güvenliği teminatını da, Taliban verdi!

Oysa 2002’deki geçiş hükümetine ruhsatı, ABD’den almıştı… 20 yıllık işgal devresi de bu ruhsatla başlamıştı… Ve bu 20 yıllık süre boyunca, Afganistan kan ağlamaktan geri bırakılmadı. ABD, bu süreçte bu coğrafyayı yeni bombalarını deneme alanı yaptı. Can sıkıntısından misal tek bir medreseye tek bir bomba atarak hafızlık öğrencisi tam 100 çocuğu katlettiği anlar bile oldu. Pul-i Çarhi ve Bagram gibi merkezleri namsız Guantanamo vasıflarıyla kurdu. Buralarda yüz binlerce insana işkence etti, daha fazlasını öldürdü. Bu arada İran’a sığınmış bulunan Hikmetyar, ABD’nin Afganistan’ı işgali aleyhinde görüş beyan ettiği için İran tarafından sınır dışı edildi. Rabbani ve Sayyaf gibi “eski mücahitler”, başladıkları noktanın mukabil kutbunda ABD kulu yönetim safında kalmışken, Hikmetyar tam bir turdan sonra başladığı noktaya gelmiş, Hizb-i İslamî’si ile Afganistan’da ABD ‘ye karşı küçük saldırılar düzenler olmuştu. 1985’teki Türkiye ziyaretinde, Recep Tayyip Erdoğan’la beraber yer aldığı bir fotoğraf, Türkiye histerikli laiklerinin “Taliban’ın dizi dibine oturdu!” sayhasıyla ebediyet albümlerine giren kişi de işte bu Hikmetyar idi.  Ve bu Hikmetyar da el an (2021 Ağustos), eski Başbakan sıfatıyla, geçiş hükümeti için Taliban’la görüşen birkaç kişiden biri… Tıpkı eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla aynı toplantıya katılan, Karzaî gibi…

Sansarın, ele geçirdiği kümeste tavuklara “Önce hangimizi dişlesin!” seçimi yaptırmasına benzer bir vasatta Afganistan’da seçim yapıldı. 2004’te Karzaî, Afganistan Cumhurbaşkanı… 2009’daki seçimde yeniden seçildi… 2014 ve 2019’da ise Cumhurbaşkanlığı için seçilen isim, Eşref Gani… Hani şu; “Kabil’e giremeyecek Taliban”a karşı “Haklarından geleceğiz!” üürüüsüyle horoz ama “Kabil’e girmekte olan Taliban’a” karşı “Canını seven kaçsın!” gıtgıtgıdağıyla tavuk, Eşref Gani…

TALİBAN.sayi.33.6

Canını, dininden, namusundan ve Afganistan’dan daha çok, çok çok daha çok seven Eşref Ganî’nin, helikopterine sığdırabildiği kadar ABD Dolarıyla BAE’ye kaçtığı da tescillendi… Emeklerinin arpacığı, 169 milyon dolarcık kadar!

Haberi verenler, duvarlardan resmini indirirken kendisine “vatan haini” diye küfreden, kendi adamları…

Hey dostum!

“Amerika’nın bir hesabı var!” diyebildiğin kadar, Amerika’nın tutmayan bir hesabının da olduğunu anladığın gün, Allah’ın hesabında ufak bir rakam halinde de olsa şeref belirtecek bir hamlenin içinde olacaksın!

Affedin, argohane fıkrasıdır; ama hatırlayacaksınız: Öfkeyle kahvehaneye giren külhanbeyi, muhitteki ağırlığını tazelemek için “Sağdakileri şöyle, soldakileri böyle!” diye diye tek kişi ayırmaksızın herkese küfreder. Küfreder ama kahvehane ahalisi doludur, her biri bellerindeki tabanca ve kasaturaları çıkarınca, külhanbeyinin postunu deldirtmemek için ettiği küfrü aynı şive ve kalıpla geri almasından başka yol kalmamıştır:

-Sağdakiler beni şöyle, soldakiler beni böyle…”

Şimdi; kim kimden, dev güçlerin külhanbeyi gibi gezindiği dünya siyaset kahvehanesine girmesini ve ABD, RUSYA, ÇİN, ALMANYA, İNGİLTERE, HİNDİSTAN demeden “Hepinizi şöyle şöyle!” diye küfretmesini isteyebilir, gayesine de sadece böyle bir yolla varırsa onu hakiki sayabileceğini söyleyebilir?

Yahu; kırların ve tarlaların yılan ve fareleri dokunmazlık anlaşması yaparsa, bundan en çok ürkmesi gereken diyarın köylü ve çiftçileridir! Ya da ormanda aslanlar ile kaplanlar uzlaşırsa, bu uzlaşıdan en çok korkması gereken ormanın etli butlu geyikleridir!

Hal böyleyken ve İngiltere, Hindistan, Rusya ve Amerika, Afganistan’ı yalnız Afganistan olarak görmez ve Çin Batıya doğru, Rusya güneye doğru açılırken onu eşik, Amerika ve Hindistan bir kapı ardı kilidi, İngiltere’de dünya kazanını çalkalarken bir mikser gibi görürken, Afganistan’a, onun bütün bu dengeler siyaseti içindeki mevkiini tayin için bakan ve sadece bir sayı sayma abaküsü görenlere ne demeli?

Ne imiş? Taliban, Amerika ile anlaşmış imiş?

Bak hele! Sanki de, kirli çamaşır yakalamış!

Yahu; Taliban, Amerika ile anlaşma masasına kameralar önünde, hem de yüzünde fondoten değil, barut izi var iken oturdu ve o masada da, Tora Bora Dağlarında ne ise o kimlikle konuştu!

TALİBAN.sayi.33.7

Ne imiş?

Taliban, çatışmasız bir şekilde Afganistan’ı Amerika’dan teslim almışmış!

Dikkat edin; bu cümleyi, kendisini koskoca bir ülkenin her akşam dinlediği –dinlemek zorunda bırakıldığı!- anlı şanlı bir gazeteci –ve diğer hepsi!-, kuruyor!

Düşünün ki; aynı dakikalarda ABD Başkanı Biden konuşmakta ve Afganistan’dan ne sebeple çekildiklerini izah ederken aynen şöyle bir cümle kurmaktadır:

“Ben o zaman genç idim. Vietnam’da benim büyüklerim ısrarcı oldular. Fakat ben Afganistan’da ısrarcı olmayacağım! Amerika’nın gençlerinin Afganistan’da daha fazla ölmesine müsaade etmeyeceğim!”

Yani “tek kurşun atmadan teslim” mevzuunda konuşan gazetecinin vaziyetini, yalnız cehaletle tefsir etmek hatalı…

2001’den bu yana, Taliban güçlerinin ABD ve bağlısı yerel güçlerle kaç bin kez çatıştığını, kaç bin şehit verdiğini bilmese misal, sadece Afganistan vaziyetine baksa bile gene de, Taliban’ın Afganistan bağlamında en baskın güç olduğunu ve Afganistan’ın da bu sebeple çaresiz onda kaldığını görür… Zira Amerika, yerel güçlerden kurduğu 300.000 kişilik orduyu 20 yıldır bütün masraflarıyla yüklenmiştir ama bu güçler, Taliban’dan sayısız kroşe yerken ona birkaç cimcik dahi atamamıştır!

Ama dert o değil, Taliban’a karşı hindiler kadar olsun tutarlı bir uluslararası siyaset tefekkürüne girişemiyorsa bunlar, tek sebebi, Şeriat nefretleri!

Zaten Şeriat’ten nefret ve dahi Şeriat’e bigânelik, mezkûr mevzudaki körlüğün de sebebi…

Hani bu körlükle bunları Musa Peygamber devrine fırlatsanız ve onlardan orada siyasi-politik yorum yapmalarını isteseniz, Mısır’dan Kudüs’e geçen mücadele seyrinde söze aynen şöyle başlarlar:

“Bak sen! Musa denilen kişi, Firavun denilen düşmanının sarayında büyümüş! İş birliği açık! En baştan Musa’yı Peygamberlik rolüyle Mısır siyasetine süren ve düşmanlarmış gibi yaparak oradan ta Kudüs’e kadar uzanan, bizzat Firavun imiş!”

O kadar yani…

Yalnız Şeriat düşmanlığı ve düşmanları mı? Elbette hayır… İşte; şu mesajı da “kopyala yapıştır” usulüyle sosyal medyada “çok bilgiç İslamcı” suretler çevirip durdu:

“Afganistan İslam Emirliği olarak değiştirileceği belirtilen ülkenin yeni lideri olarak gösterilen Abdulgani Birader 3 yıl önce Pakistan'daki hapishaneden eski ABD Başkanı Trump'ın emriyle serbest bırakılmış. Haber bu kadar...”

Mesajın “Haber bu kadar!” kısmı, “Anlayın ha, Taliban, Amerika’nın kârı için yeniden sahnede!” şeklindeki bir cümlenin, histeri lisanıyla transkripe edilmiş hali…

Ah, insaflı fikrin mücerret sireti, surete gelse ve müşahhas bir adam gibi ortaya atılsa da, anlatsa:

-Yahu ayıp, insaf be! Senin Abdulgani Birader dediğin, Taliban üst düzey yöneticisi, daha 2010’da başlayan müzakereler için ortaya çıkmış, ABD kumpasıyla tutuklanmış, sekiz seneden beri de hapis yatmaktaydı! Afganistan’da işler ABD açısından zamanla daha da kızışıp, Trump’un başkanlığı zamanında müzakerelere yeniden girişileceği vakit de, Taliban, müzakereleri de kendisiyle sürdürmek için ilk olarak, Molla Abdulgani Birader’in serbest bırakılmasını şart koştu! Trump da 2018’de bu sebeple serbest bırakılmasını istedi ve o da, Şubat 2021’de Doha’da, ABD ile Afganistan’dan çekilme anlaşmasını Taliban namına imza etti… Yahu yalnız bu mu? Taliban ile Amerika arasında 20 yıldır kaç kez esir takası gerçekleşti, Amerika siyaseti, Taliban ile esir takası yüzünden kaç kez karıştı, haberin var mı? Diyeceğim bu kadar!

Şunu da biz söyleyelim:

-İsrail hapishanelerinden bazen, cezası dolmamış Hamaslı mahkûm salınır ve karşılığında, Hamas’ın ele geçirdiği İsrailli rehineleri alır… Şimdi İsrail’in mahkum salıverişine bakıp da, Hamas’ın karşılık olarak rehine salıverişine bakmayan bir kimse, bir de muhakeme yönünden tüy sıkletse, şöyle diyebilir mi:

-İsrail, sebepsiz yere Hamas mensuplarını salıveriyorsa, anlayıvergari! Diyeceğim bu kadar!

Der valla…

Türkiye’deki hemen hemen bütün medya organlarının, Afganistan’daki Taliban hâkimiyetini işleyişteki esas ve usulleri, basur gibi azma evresine girmiş laisizma hassasiyetleri yüzünden üç aşağı beş yukarı şöyledir:

(Sel felaketi haberinden sonra) Haber enkırmeni:

“Evet, Bozkurt ilçemiz sel ile acılara boğulurken, Afganistan’daki Taliban seli de, kadının hayat hakkını boğmak üzere akıp durmakta, önüne de kimse geçmemektedir!”

(Taliban üzerinden Şeriat’e bir torba dolusu laf ettikten sonra, boşanan çiftin velayet kavgası sebebiyle yaşanan kavga haberi veriliyor ve hemen ardından aynı) Haber enkırmeni:

“Bakın sevgili seyirciler, ufak şeylerden ötürü birbirimizi nasıl da incitiyoruz. Bir çocuğun velayeti paylaşılamıyor, kavga çıkıyor! Oysa dönülüp bir Afganistan’a bakılsa! Bir ulusun velayeti kara vicdanların eline geçmiştir… Halimize ne kadar şükretsek yeri…”

(Haber bülteni böyle böyle, kara propaganda pastasının ara katlarına, her haber arasında Taliban’ı karalamak suretiyle krema çekile çekile ilerliyor ve en nihayet sıra, Atatürk bağlantılı bir haberle o pastaya çileğini koymaya geliyor… Aynı) Haber enkırmeni:

“Evet, sevgili seyirciler! Bazı şeylerin değeri bazı anlarda daha çok anlaşılır… Ama aslında o şeylerin değeri, her an ve her an daha da artması gereken bir şükran hissiyle bilinmelidir… Bugün Afganistan’da, kadının nasıl da yok sayıldığını, sanatın nasıl dirseklendiğini, insan hayatının nasıl hiç sayıldığını görüyoruz da, tazelenmiş bir iman heyecanıyla Atamıza şükranımızı daha bir derinden, ta ciğerimizden hissediyoruz…”

Ah Allah’ım!

Ekranlarda her gün yaşanan doğrudan ve dolaylı bu kıt akıllılık ve İslam düşmanlığına bakıyoruz da, her an ve her an daha da artan bir şükran hissiyle, bizi böyle olmaktan sakındırıcı bir hayat istikametine soktuğun için sana namütenahi kez hamd ediyoruz!

İyi ki öyle değiliz ve hamd olsun ki, böyleyiz!

Unuttuk sanmayın, 1978’den beri Afganistan’da süregelen savaşın, 2001 Amerikan işgali ile başlayan 2021’de Afganistan’ı Taliban’a devrederek çekilmesiyle noktalanan üçüncü safhasını da özetin özeti halinde seyrettireceğiz… 

2001’de Amerika, Afganistan’a güya “State Building” ve “Nation Building” için gelmişti.  Devlet ve ulus inşası için… Ama ne uydu bir devlet inşa edebildi, ne de uydu bir millet… Bu niyetle işgal ederek karıştırdığı Afganistan’da 20 yıl boyunca neler oldu neler… Başın başında yapmaya başladığı zalimlikler ile Taliban’ın karşılık verişleri, 2003’teki Irak işgalinin gölgesinde kaldığı için pek görülmedi…

2003’ten itibaren Taliban, Hindukuş Dağları’nda, bahar gelince açan kır çiçekleri gibi yeniden görünür oldu. Yıllar birer ikişer geçtikçe, Afganistan’ın, Pakistan sınırı boyunca uzanan geniş topraklarını, Amerika ve işbirlikçi rejim unsurlarından çarpışa çarpışa aldı. Hatta Afganistan kuzeyindeki Kunduz, Nuristan, Kunar gibi yerleşim bölgelerinde de boy göstermeye başladı. Bütün bu ilerleyişlere ABD ve bağlı rejimi, havadan bomba atmaktan başka bir karşılık veremiyordu. Hafızalarını zorlayanlar, yıllar boyunca ABD’nin, umursuz bir şekilde düğünler, medreseler, pazarlar vurup, bir vuruşta yüzlerce masum insanı öldürdüğü haberlerini hatırlayacaktır. Onlar havadan bombaladılar ama bombaladıkları alanlara, ne kendileri indiler, ne de kendilerine itlik edenler… Kendileri inmiyordu, zira onca masraf yaptıkları yerli işbirlikçiler var iken ölmek istemiyorlardı. Ama işbirlikçileri de sırtından iteklenerek sürüldükleri bu savaşta ölmekten başka şey yapamıyordu! Zira savaşmak için bir insanı güdülemek şöyle dursun, savaşta bir insanın bütün cesaret ve aklını sıfırlayıcı şeydi, kendini satmış olmanın bilincinde olmak!

 2009 yılında ABD’nin kafasında, Taliban’ı güç ile yok, baskı ile iflah edemeyeceği gerçeği, suda yavaş yavaş beliren cin suretleri gibi oluşmaya başladı. Taliban da 2011 yılında, “Bu kadar masraf yaptım, niye ben öleyim!” hissini Amerika’da doruklaştıracak saldırılarda bulundu. Koalisyon güçleri, bütün güçlerine rağmen baton çubuğunu Taliban’ın salladığı bir savaş senfonyasında olduğunu anlamaya başlamıştı. Taliban, dev düşman karşısında, çıkıp vuruyor, vurunca kaçıyor, ama bu kaçışı, bir daha vurabilmek için sistemli bir şekilde tatbik ediyordu. Ve bu durum; karşı tarafta, vuramadığı için kaçmak şeklindeki vaziyeti bir korku ve anın hali şeklinde deruhte etmişti!

ABD, ilk etapta, Afganistan’a götürdüğü ve her birinin asgarî maliyeti kendisine en az bir milyon dolar olan askerlerini azaltma yoluna gitti. Ve 2013 yılında da bütün güvenlik faaliyetini, eğitiminden kamuflajına, silahından maaşına kadar masrafını çektiği 300.000 kişilik ABD bağlısı Afgan Ordusuna devretmeye karar verdi.

Artık, 300.000’lik adedi içinde, adi satılmışı, şartların mecburu ve hatta silahı ABD’den, gönlü Taliban’dan yana şaşkını gibi nice unsur bulunduran Afgan Ordusu, bijonları gevşetilmiş bir Amerikan arabası gibiydi ve dağılmak için gaz pedalına basılması yeterliydi.    Bastılar ve gerçekten de, bastıkça dağıldılar!

Taliban unsurları ile ABD biatlisi Afgan güçlerinin yüz yüze gelişinde, dev bir projektör ile saf bir tavşanın denk gelişine eş bir hal oluşmaktaydı. Bu zaten, yerinde ve tabiî cesaretin, yersiz ihanet karşısında her zaman ve tarihin her devrinde teşekkül ettiği ve edeceği kadim üstünlüğüydü. Ve kaydettiğimiz üzere bu üstünlük, ABD’yi, daha 2009 yılında Taliban ile müzakere etmek noktasına çekmişti.

Hatta “Taliban, tek kurşun atmadan Afganistan’ı aldı!” diyerek vehim ve komplo kasanlar için tam da afilli cinsinden kapak olacak bu gerçek, o devir Afganistan Cumhurbaşkanı Karzaî tarafından tepki ile karşılandı. Ahmet Şah Mesud ve Şii Hazaralar dahi ABD’ye karşı dudak büzüp küskünlük tavrı gösterdi. Ama sahada kedi gibi olup, ABD elinden yenilen nimetin kısılacak olması karşısında aslanlık çapta sergilenen bu küskünlükler fayda etmedi ve 2010 yılında, Taliban ile müzakerelerin başladığı RESMEN ilân edildi! Ta 2010’da, yani bundan 11 yıl önce!

Fakat tam da o günlerde, bugünlerde herkesin yakından tanıdığı Molla Abdulgani Birader, Pakistan’da tutuklandı! Bu sebeple görüşmeler kesildi. Silahların şipşağı yeniden gecenin karanlığını aydınlatmaya başladı.

Ama Karzaî, 2011 Haziran’ında Taliban’la yeniden müzakereye başlandığını açıkladı. İki ay sonra da aynı müzakereler başarısız bir şekilde sonlandı. Sonlanmayan şey, Taliban’ın ardı ardına ve belirli bir plân çerçevesinde düzenlediği saldırılardı. Bu saldırılar, müzakere mevsimini yeniden getirdi. 2013’te Taliban, müzakereyi kabul için bir şart koştu. Afganistan dışındaki başka bir ülkede, müzakereleri yürütebilecekleri bir ofis istiyorlardı… Öyle ya; dağ eteklerinde müzakere olmuyor, bazen de Molla Abdulgani Birader mevzuundaki gibi tuzaklar kurulabiliyordu. Şartı kabul gördü ve Katar’da, Taliban’ın siyasi ofisi kuruldu. Karzaî, ABD’nin bu kabulüne bile burun kıvırmıştı. Ona göre bu hareket, Taliban’a bir sürgün hükümeti kurdurmakla aynı şeydi. Karzaî ve şürekâsının sıfat duvarından, trilyon dolar ABD kaynağı kullanıp da, dağlarda ot kemirerek ayakta kalan Taliban mücahitleri karşısında mantar tabancası bile patlatmaktan, çakal cesareti bile göstermekten aciz olmanın boyası akmaktaydı. Ama Taliban, silahın ucundan görünen istikbâl için siyasetini akıtmaktaydı!

Katar ofisi, Taliban’ı dış dünyaya açtı. Ülkelere resmî heyetler çıkardılar, resmî heyetlerce karşılandılar. ABD ile müzakereler de, ayakları daha yere basıcı bir seviyeye yükseldi. Taliban, Tora Bora Dağlarındaki, Hindukuş Dağlarındaki aynı Taliban’dı. Sahadan sekip de masaya düşünce şaşırmadı. ABD’ye, silah indirmek için iki şart öne sürdü.

Bir; işgal unsurları son zerresine kadar Afganistan’dan çekilecek…

Ve iki; Afganistan’da bundan sonra, İslamî bir nizam kurulacak…

ABD, elbette bunu hemen hazmedemedi. Görüşmeler tıkandı, silahlar sıyrıldı. Sahadaki hâkimiyeti kendisini masaya oturtan Taliban, bu defa masaya oturabilmiş olmanın avantajıyla sahada daha bir esti. Karşısındaki işbirlikçi unsurlar, rüzgâr karşısındaki toz gibi dağıldı. Köylerden sonra ilçe merkezleri de kendilerini ya Taliban’a takdim ettiler, ya da Taliban karşısından tutunamayıp teslim oldular. Yalnız Peştunlar değil, Tacik, Türkmen, Aymak ve misal, Özbekliği yönünden kendisine ülkemizde de çokça pirim verilen Özbek Raşid Dostum’un himayesindekinden daha fazla Özbek, Taliban saflarına katıldı.

2015’te Taliban, lideri Molla Ömer’in 2013’te bir hastalık sebebiyle öldürüldüğünü açıkladı. Yeni lideri Molla Ahtar’ı ise ABD 2016’da, Pakistan’daki Belucistan’da bir hava saldırısında öldürdü. Görüşmelerin tıkandığı bu devrede ABD, Irak ve Suriye’de bizzat öcüleştirdiği ve bu bahaneyle nice canileştiği İŞİD’i, Taliban bölgesine serpmek ve böylece Taliban’ı bölgeden süpürmek taktiği güttü. Bugünlerde İŞİD videosu izleyerek Taliban’a kahreden ve bu yolla sekülerizmden yana iman tazeleyen tipler bilmese de, bu devrede İŞİD ile Taliban arasında çok şiddetli çatışmalar yaşandı. Detayını meraklı kafalara havale etmekle beraber kaydedelim ki; misal Cevzcan’da bir ay süren İŞİD-Taliban çatışmalarında perişan olan taraf İŞİD’ken, İŞİD’in bölgede canı tam çıkmasın diye sıkıştıkları yere helikopterler getiren ve İŞİD militanlarını güvenli bölgelere taşıyanlar da, ABD ile işbirlikçi Afgan ordusu olmuştu. Buna rağmen İŞİD’in bölgedeki birçok lideri Taliban tarafından öldürüldü.

Bu ahvalde 2017’de ABD başkanlığına Trump gelirken, Taliban liderliğine Molla Ahundzade geçeli bir yıl olmuştu. ABD Başkanı Trump, daha önceki ABD Başkanı Obama döneminde başlayan ve Afganistan’daki savaşın ABD menfaatleri açısından çok masraflı ve aykırı olduğuna inanan görüşü, daha da takviye etti. Bu durum, tıkanmış ABD-Taliban görüşmelerini hızlandırdı. Taliban, Pakistan’da 8 yıldır tutuklu bulunan Molla Abdulgani’nin serbest bırakılmasını görüşmelerin ön şart olarak sundu. Mola Abdulgani, Türkiye’de, akıl öküzleri idrak kazıklarından serbest kalmışların manyakça algıladıkları üzere serbest bırakıldı ve görüşmelere dahil oldu. ABD-Taliban görüşmeleri 2018 Ekim’inde yeniden başladı. Yaklaşık 14 ay sürdü. Ve 29 Şubat 2020’de ABD ile Taliban arasında barış anlaşması imzalandı: Buna göre ABD ve Taliban, ellerindeki esirleri karşılıklı serbest bırakacak ve ABD, Afganistan’dan, bütün işgal unsurlarıyla çekilecekti…

Satılmış bünyesinde korku tansiyonu iyice yükselen Kabil yönetimi, Taliban elindeki esirleri bıraktığı halde, Taliban’dan aldıkları esirleri bırakmak istemedi. Bu sebeple Taliban mücahitlerinin elleri namlulara sarıldı. Zaman zaman şiddetlenen çarpışmalar yaşandı. Hele Ocak 2021’den beri ABD başkanlığına gelmiş bulunan Joe Biden’ın, Trump devrinde imzalanan anlaşmaya burun kıvırır gibi yapması ve hatta Mayıs 2021’de imza ettikleri anlaşmanın hilafına olarak ABD’nin Afganistan’dan tam çekilmeyeceğini açıklaması üzerine Taliban, imza ettiği anlaşmaya uymaması halinde ABD ile her zaman savaşmaya hazır olduğunu ilan etti. Kahpe ABD’nin kahpeliğinden yüz bulan İran, Afganistan içinde fitne peşine düştü, kuyrukları bir süredir bacakları arasına sıkışık işbirlikçi unsurlar, iki ayaklı köpek şükranına yeniden kalktıkları halde kuyruk sallar oldular. Ama bu ahvalde, Taliban vurmaya ve ilerlemeye devam etti. Bu durum, ABD Başkanı Joe Biden’e çark ettirdi, zaten yaşı itibariyle ikinci kez ABD başkanlık yarışına girmeyecekti, bu yönüyle ABD kamuoyunda yıpranma durumunu takmadı, tecrübesini kullandı, yani zararın dönülünce kâr ettiren mevkiinden dönme kararını tatbik etti ve 11 Eylül 2021 tarihine kadar Afganistan’ı tamamen terk edeceklerini açıkladı.

Haziran ayında coğrafya ısındı, Taliban tarafından gelen sıcak hava dalgası ise iklime değil, korkuya matuf olarak mukabil kutup da üretilmekteydi. Eşref Gani yönetimi, anlaşmanın bozulması için kendi ellerindeki bölgede etmedik pislik bırakmadı. Mesela anlaşmaya sıcak bakan aşiret reislerini tutukladılar. Emelleri, korkak bir tavuk gibi kuyruk sokumuna kümes kurdukları ABD filini bölgede tutmak ve belki yedikleri bir trilyon ABD dolarının bir mislini daha yiyebilmekti. Ama istedikleri olmadı. Can boğazdan çıkardı ama Taliban, Afganistan bünyesine boğazı mesafesindeki Kabil üzerinden haysiyet üflemek üzere giriş yaptı.  Eşref Gani, 169 milyon dolarla kaçtı. Taliban, 20 yıl boyunca işlenmiş bütün suçları affettiğini açıkladı. Ancak böyle bir affın bile işledikleri cürmü temizlemeyeceğini düşünen binlerce kişi, nakliye uçağının tekerleğine tutunarak macera dolu ABD’ye gidebileceğini zannettiren bir hamakat macerasıyla telâşe geldi. Sonradan anlaşıldı ki; havaalanındaki bu izdiham görüntülerinin sebebi, bu izdiham manzarası içinde bulunanlara gelen bir e-mailmiş… Meğer ABD, önceden belirlediği Afganlara e-mail yoluyla birer “ABD’ye Çalıştığı” belgesi göndermiş ve bu belgeyle belirtilen saatte onlardan havaalanında olmalarını istemiş… Gerçekte “Afganistan’a İhanet Belgesi” alanların oluşturduğu bu izdiham manzaralarını herkes, günlerdir televizyonlardan “Taliban korkusunun Afganistan Havaalanı’na tersim ettiği korkunç manzaralar” takdimiyle izliyor. ABD’nin Afganistan’ı işgalini fırsat bilen menfaat odaklı ihanet dölü anlaşılan, ABD’nin Afganistan’dan çekilişini de ABD’ye kapağı atmak minvalinde fırsat bilmiş ve sırf bir savaştan ya da bir güçten kaçılırken değil, fakirlikten Avrupa zenginliklerine (!) doğru kaçılırken bile tenazur ettirilen sayısız ve korkunç göçmen manzaralarından birini sergilemiştir! Nitekim bu hususun bu tarafının gözlerden kaçtığını ya da kasten kaçırtıldığını fark eden Taliban da, birkaç gün sonra sözcüsü Muhammed Naim ağzından meseleyi şöylece özleştirdi:

-İran’da da “Sizi Amerika'ya götüreceğiz!” denilse, herkes havalimanına gider ve aynı izdiham manzaraları oluşur!

Yani Afgan Havalimanı’ndaki izdiham manzaralarının asıl sebebi Taliban’ın Kabil’e yeniden doluşu değil, Amerika’nın zenginlik ve macera dolu oluşudur!

Amma işte; kapağı uçağa atamayanların güruhu bir yana, uçağa kapağı atanların kalabalığı, özgürlük heykelini selamlayarak ineceklerini düşündükleri uçak merdivenlerinde, Uganda Telgraf İşletme Ofisi’ni karşılarında görünce yıkıldılar…

 Böylece Afganistan’ın, 1978’den beri tam 43 yıl süren savaş safhası da, 2001-2021 ABD-NATO işgal safhası başlıklı üçüncü bölümü itibariyle bitmiş oldu!

TALİBAN.sayi.33.8

 Şimdi iş; hava bombardımanlarından beter bir karalama bombardımanı altında, Taliban’a sırf İslam’a ya düşman oldukları ya da bigâne kaldıkları için düşman olanların havayı boğucu hale getirdikleri bir ortamda, İslam’a dost olmak ve fikir haysiyetinin icabında bulunmak için hakikati söyleyip gösterebilmekte… Bu noktada Taliban’ın sırtında, temsilinde bulunduğu şeyi temsilde tam isabet göstermek açısından bir mesuliyet dağı varsa, derin ve gerçek her Müslümanın da sırtında, temsilinde bulunulan şeyi temsilde tam isabet sağlanması açısından, hem saldırıları göğüslemek, hem de Taliban’a dahi görmediklerini göstermek açısından böyle bir mesuliyet dağı vardır.

Denir ki; Sovyet Rus-Afgan savaşı sürerken Türkiye’ye gelen ve gelmişken Büyük Doğu Mütefekkirini de ziyaret eden bazı Afgan mücahitler, belki de Afgan cihadına yardım mevzuunu hararetlendirir diye medet umdukları Üstadımızdan, bütün Afganistan’ın, dünü ve yarını için kurtarıcı bir hamle olacak şu nasihati almıştır:

-Afgan dili ile Türkçeyi çok iyi bilenleriniz var ise, telif ettiğimiz İdeolocya Örgüsü’nü tercüme ettirip bütün Afganistan’da dağıtınız!

Büyük Doğu’nun ferasetli mütefekkiri, az bir vakit sonra Sovyet Rusya’yı püskürtecek mücahitlerdeki eksiği, o eksiği Türkiye hattında ama tüm dünya sathı için yıllar boyunca örmüş olmaktan dolayı, görmüştür!

 Bunu o devir Afganlar anlayamadı, anlayamazlardı da, böyle olduğu için de Sovyet Rusya Ummanında kulaç dehlizleri açıp karşı kıyıya geçtikten sonra, topuklarını basmaktan vaki oluşmuş su birikintilerinde boğulurcasına, birbirlerine düştüler!

Taliban’ın, 1996 ilâ 2001 arasındaki ilk Afganistan hâkimiyet devresi, bu nevi su birikintilerine düşmüş olmakla ifadelendirilemeyecekse de, bu devrede Taliban’ın, samimi hissine malik oldukları İslam’ı, en hassas gamızalar inbiğinden geçirerek tatbik etmek noktasında sakalete düştüğünü söylemek mümkün!

Zira; teşbihi muhal farz, dünyanın en güzel yemeği olarak takdim edilebilecek İslam’ı, bir de dünyanın en güzel takdimiyle sunmak lazımdı ki, bunun için de İdeolocya Örgüsü’nün örgüleştirdiği üzere bir tatbik fikri lazımdı ve o da, Taliban’da o devir pek yoktu.

İşte bunu da kabul etmek lazım!

Evet, 2021 itibariyle, Taliban tarafından tasarrufu yeniden ele geçirilmiş bir baraj var ama şimdi iş, bu barajı dev borulardan geçirip şebekeler çeke çeke her eve ulaştırmakta…

Bunun için de, bu şebekeyi çekebilecek fikrin ustalığına ihtiyaç var…

Taliban, bu fikre malik olabildikçe, Afganistan’da başarılı, olamadıkça da başarısız olacak…

Yalnız onlara değil, bu sesimizin kendisine ulaştığı herkese bu dediğimizi izaha, her zaman varız…

Allah, Allah’ın arzında, Allah’ın kanunlarını, Allah’ın razı olduğu şekliyle tatbik imkânını, Allah’ın arzında yaşayan, Allah’ın her kuluna nasip eyleye…

İşte buna; “Âmin!” deyiniz…

Son Tweetler

Muhasebe - Mehmet Fatih Öztürk Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/OOOmnP0ckv
Cehaletle Savunulan Dava - M. Sefai Aydoğdu Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/CfaXK6u5CR
Müslümanın Şahsi Hayatı Yoktur! - Medine Aksema Seriyye Dergisi - Sayı 35 https://t.co/pw1NAnttPd
Takip Et Seriyye Dergisi on Twitter

Dergiler

Servet Turgut'un Kaleminden

© 2018 Seriyye Dergisi